17 Nisan 2009 Cuma

ne kadar


Bir kaç gün önce Genelkurmay Başkanının konuşması oldu. Her ne kadar bir çokları gayet olumlu bulsa da ben aynı fikirde değilim. Nevzat tarhanı'ın yaptığı gibi bir inceleme yapacak değilim. Merak edenler buradan ulaşabilir. Ben algıya bakarım. Konuşmaya davet edilenler arasında Zaman, Taraf ve Vakit gazetesi yok.

Hemen şöyle bakalım, Zaman gazetesi Türkiyenin en büyük cemaatinin gazetesi, Türkiyenin ve dünyanın her tarafında okulları var, bir zamanlar yaptığı öğretmen atamalarının MEB atamalarını geçtiğinden bahsediliyordu büyüklük olarak, artık mali güçleride çok çok önemli bir noktaya geldi, Türkiye siyasetinin yanında bölgesel siyasette izlemeye başladılar ve bu konuda bayağıda etkinler. bağlı oldukları Nur hareketinin en önemli karakteristiği olarak devlet ile hiç bir şekilde çatışmıyorlar, herhangibir aşırılık hareketine dahil olmuyorlar, bir çok şekilde olumlu ve olumsuz olarak tanımlanıyorlar ama hiç bir kesim onları herhangibir siyasi hareket parti veya izm ile anamıyor. Cemaat olarak adlandırılıyorlar ve buna itiraz etmiyorlar, mensupları, sempatizanları, tanıyanları vb. gibi etki güçlerini korumalarının ve belkide arttırabilmelerinin altında yatan önemli sebeplerin başında bu apolitik duruşları var. Bunlar herkes tarafından kabul gören gerçekler birde algıya bakalım, toplumun ezici bir çoğunluğu tarafından (ben insaflı bir tahmin ile % 75 diyeyim ve bu oran bazı bölgelerde %90'ları çok rahat geçer) iyi çocuklar şeklinde bir algı var.

Taraf gazetesine bakalım birde. Aslında bunun öncesinde bir Nokta dergisi macerası var, zaten bugünkü Taraf gazetesi kadrosunun önemli bir kısmı kapanan Nokta dergisi çalışanlarıydı. Uzunca bir süre Nokta'nın arkasında ve tabiki Taraf'ında arkasında Gülen cemaatinin olduğu iddia edildi ama bu iddiaların hiç biri kanıtlanmadı. Her neyse bence kimin desteklediği falanda önemli değil. Uzun zamandır Taraf gazetesi Askerleri hedef tahtasına oturtmuş durumda hemen her biri skandal boyutunda olayları manşet yaptı ve yine algıya bakarsak bunlara Askerler tatmin edici cevaplar veremediler, hatta bunun yerine tehdit edici, karalayıcı bir üslup kullandılar. Eh bu durumda askerlerin haksız, taraf'ın haklı olduğu algısına yol açtı. Emin olabilirsiniz taraf gazetesinin haklılık oranıda kamuoyunda bence % 70'in altında değil.

Vakit gazetesi'ne gelince yayın çizgisi belli, hedefi askerler, ve hemen her daim davalıklar, ancak beildiğim kadarıyla davaların konuları hakaret vb. şeyler haberlerin içeriğine yönelik (yalan haber, saptırma vb.) şeyler bildiğim kadarıyla değil. Bunada bir oran verirsem, kamuoyunda Vakit'e ciddi olarak bir antipati var ve bunun yegane sebebi tarzları.

Şimdi Genelkurmay'ın son hamlesine bakınca bu 3 gazete davet edilmiyor buradan rahatlıkla bu yukaırda verdiğim oranlardan yola çıkarak sizde belli bir % oranına ulaşabilirsiniz. Ulaştığınız oran; Acaba askerler toplumun ne kadarlık bir kısmı ile hiç bir şartta karşı karşıya gelmek ve hatta kendi düşünceleri açıklamak istemiyor? sorusunun cevabı olacaktır.

Selamlar

03 Nisan 2009 Cuma

aşama


BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu geçenlerde vefat etti. (Allah Rahmet Eylesin.) Akıllara bir sürü soru geliyor. İşin aslı kazayı ilk duyduktan sonra nedense aklıma ilk gelen şey bunun bir suikast vb. olup olmadığı değil gelecek tepkilerin ne olacağıydı. Şu anda da pek farklı değil.

Önce eldekilerle gidelim. BBP sonuçta yakın zamanda teşkilatının en azından bir kısmı, bir şekilde eski iktidarın eline geçmiş bir parti görünümündeydi. Zaten bunu rahmetlide ifade etmişti. (Bkz. Hrant Dink cinayetine adı karışanların partiyle olan bağları) Eh ülke çapındaki oy oranıda önemli değildi. Vatandaş seviyesinde hemen herkesin üzerinde uzlaşacağı nokta, adam gibi bir lideri vardı ama hepsi o, ondan başkada bir şeyi olmayan bir parti.

Şimdi şöyle bir tablo çizip sorayım;

Türkiye gerçeğine şöyle bir bakalım. 200 yıldan beri iktidarda olan bir grup, eğilim, düşünce, güruh artık ne derseniz deyin, değişiyor, bunu değiştirende başka bir topluluk. Eh bu işler bir anda olmayacağına göre aşama aşama olacak. Bir aşama bitecek, başka bir aşama başlayacak yada bitmeden başlayacak.

Yani elimizde 2 ayrı grup var birbirlerine düşmanlar. Resmen bir savaş durumu var. Savaştaki en önemli şeyde casusluk faaliyetleri, bununda en önemli kısımlarından biri düşmanın planını öğrenmek. Şimdi diyelim ki, bu bahsettiğim 200 yıllık iktidarın karşısındaki grubun (ve bence kazananlar) planladığı aşamalarından biri de, halkın karşısına AKP'ye karşı bir siyasi alternatif koymak olsun. Daha önceki yazılarımdan bazılarında da AKP ile yenilerin bazı konularda çatıştıklarını.

Şimdi başta bahsettiğim soruyu sorayım. bana öyle birini söyleyin ki, arkasaında bu bahsettiğim yeniler olursa AKP'den (mesela diyorum) 60-70 arası milletvekili koparabilsin, böyle bir güç ilede bir sonraki seçimde ( veya muhtemel bir erken seçim zorlaması ile malum bu tür bir değişim ile erken seçime zorlama gücü kazanıyorlar) iktidara alternatif olabilsin?

Galiba bir şeyler şekillenmeye başladı.

Selamlar

31 Mart 2009 Salı

umduğunu değil ...


Ben beni bildim bileli her amerikan başkanı Türkiyeye gelir. Tabikide ABD ile ilişkimiz bununla sınırlı değil. Başkana gelinceye kadar hemen her konuda ABD ile ilişkilerimiz uzun zamandır baya bi sıkı fıkıdır. Bir zamanlar ya o ya bu denilen kutupsal zamanlarda bu normal karşılansa bile CCCP sonrası dünyada AB mi, ABD mi diye apışıp kalmış afrika ülkeleri psikozuna bizde girmiştik.

Aslında bu durumdan ne ABD'nin ne de AB'nin şikayeti yoktu, bir süre Ruslarında pek umurunda olmadık, kendi dertlerine düşmüşlerdi. Sonra bir şeyler olmaya başladı, Ruslar balkanlara dadandı, ABD ise sağa sola uçakları taktılar !!!, sonra ABD'de bir hışımla Afganistan hemen ardından Irak dedi. Masa büyüdü, bahis yükseldi.

Daha önceki yazılarımda yazmıştık masadayız diye. Buraya kadar sorunda itirazda olmaması lazım. yalnız bir soru var cevabı biraz zor. Masaya bizi kim oturttu? kendimiz mi yoksa ortam mı hazırlandı? Yani masada oyuncumuyuz yoksa bahsi arttıran mı?

Aslında bu konuda da fikrimi daha önceki yazılarım da masada kendi irademizle oturuyoruz ve oyuncuyuz anlamında değerlendirmelerle belirtmiştim.

Peki durum böyle iken Obama neden o kadar ülke dururken Türkiye ye geliyor? Ben bu ziyaretten hemen hemen hiç kimsenin ama en başta da ABD'nin memnun olduğunu düşünmüyorum. Kendimi ABD'nin yerine koyduğumda gördüğüm şu.

Irak ve Afganistan yüzünden loser konumum giderek belirginleşiyor, uzun zamandır karizma diye bir şey kalmadı, süslü, zengin mahallesinin muhallebi çocuğu bütün imkanlarına ve korumalarına rağmen kenar mahallelerde rahat hareket edemiyor. dahası ülkeler planında nispeten ayrıştığı görülebilen politikalar, daha gayrıresmi seviyede neredeyse tek renge dönüşmüş durumda; ABD düşmanlığı. Bahsettiğim sessiz kalabalıkların ABD'ye, mallarına, tarzına, yandaşlarına duyulan duygusal tepki değil, daha çok elle tutulan gözle görülen zaman zaman şiddetli eylemlere dönüşen bir tepki. Ve ülkler altı veya üstü olmasa veya herhangibir ülkenin kontrolunde olup olmaması önemli değil.

Önceki başkan'da son zamanlarında Arapları kapsayan bir geziye çıkmış bir sürü sempatiklik yapmıştı, pek etkili olmadı, hemen herkes soğuk davrandı. Şimdi de Obama aynı politikayı güdüyor yalnız burada değişik bir şey var. Erdoğan ve AKP hükümeti demeyeyim ama dış politikayı yönlendiren grup tercihlerini belirlerken baya bir zamandır rol dağıtımında sicil kağıtlarına bakmıyor. Açık yazayım, Türkiye belli grupların başkaları tarafondan (özellikle batı ve İsrail) terörist olarak tanımlanmasını önemsemiyor. Buda biraz yukarıda bahsettiğim tek rebge dönüşmüş olan ABD ve batı karşıtı tepkiyi Türkiyeden uzak tutuyor, bu tepki ile uğraşırken diğerleri Türkiye hem zaman kazanıyor, hemde hamle üstünlüğü elinde tutuyor.

Tamda bu ortamda ABD başkanı Türkiyeye geliyor, bence hiç bir şey olmasa bile el sıkışırken çekilen fotolar bile belli çevrelerde belli gruplarda özellikle ortadoğuda bir kişide bile acaba soru içaretini oluştursa bence ABD kar'dır diye bakıyordur. Bence Türkiye'de de fazla bir beklenti yok, hatta bunun nasıl kullanılacağına dair strateji bence geliştirilmiştir. Türkiyenin sergileyeceği tavır, herkesle konuşuruz, herkesi dinler ve sözümüzü dinletiriz. Savaşta başka yollarda var, ayrıca artık arabulucu gibi kıytırık şeyler de beni kesmiyor, hakem olmak istiyorum, gücüm var, tavırları olacaktır.

Birde komplocu sayılmam ama caba Obama'nın çantasında gizli amerikancı ergenekon'cular için sağlanabileceği düşünülan kolaylıklar ve iyi haller başlıklı bir dosyada olabilir mi diye de düşünmüyor değilim.

Misafir kısmetiyle gelir derken arkasındanda eklerler, umduğunu değil bulduğunu...

Selamlar

30 Mart 2009 Pazartesi

koyun


Başbakan özetle dersimizi aldık dedi. Gerisi geldi geçti zaten. Bir seçimi daha geride bırakırken diğer parti liderlerinden ses yok. Zaten seçimin en çok merak edileni AKP'nin % 47'yi koruyup koruyamayacağıydı.

Korumayamadı.

Aslında bu da belliydi, en azından benim için belliydi, zamansızlıktan önceki seçimlerdeki tahminlerimi yazamadım. Ama aşağı yukarı bende böyle bir tablo bekliyordum. Yinede şaşırdığım bir kaç yer oldu. Neyse yazının konusu bu değil.

Başbakan dersimizi aldık dedi ya, ben şimdi acaba bu seçimin bütün tarafları derslerini aldılar mı diye merak ediyorum ve burada bahsettiğim sadece 3-5 parti değil. Mesela Doğan grubu izlediği stratejinin sonuçları nasıl gördü. bence bunca çabaya rağmen bir başarı elde edemedi. Bunda toplum nezdinde ne kadar bir geçerlilikleri olduğu açık. Buradan bakınca görünen şey, Doğan grubunun siyasi kanaatleri etkileme gücü artık kalmadı, çünkü hitap ettiği kitle artık yok, bir zamanın beyaz yakalıları, bugün kendilerini çok geniş bir yelpazede tanımlıyorlar. Yani Doğan grubu oturup ciddi ciddi düşünmeli. Bence seçimleri Doğan'a verdiği mesaj "sana güvenmiyorum"

Seçimin bir diğer tarafı etkili yetkililer, seçim hatta seçimler hatta yıllar önce 4-5 sefer ciddi ciddi darbe atlatmışız. Bazı devlet memurları, kurulu düzeni yıkmaya çalışmışlar hala da yıkmak olmazsa zayıflatmak peşindeler, mesela yargıda ama şu ana kadar iddia edilenler bu yönde. Eh bu çevrelerde bence ders almalılar. Yalnız daha önce geçer 3-4 seçimi göz önünde bulundurunca bence bu çok zor. Geçenlerde eskinin etkili yetkililerinden birinin sesi olduğu iddia edilen bir kayıtt bu milletin koyun olduğundan bahsediliyordu. Eh bu varsayımla yola çıkınca ulaşılan yerde kaybedenler ülkesi oluyor demek ki.

Seçimin diğer bir tarafı Kürtler ve DTP'ydi. Bir kerebu satırların yazarı DTP eşit yaklaşık PKK ancak PKK eşit değildir ve yaklaşık değildir Kürtler noktasında duruyor. Burası çok fazla su götürür ancak net ola bir şey var. Kürt oyları DTP'de toplandı. Bu noktada daha önceki yazılarımdan birinde DTP'nin ilk yerel seçimlerde silineceğini iddia etmiştim buradaki varsayımım PKK'nın silahlarının susmayacağıydı. Silahlar sustu, varsayım yanlış çıktı, bu seçimde beni şaşırtanlardan biri bu oldu, tabi bu noktada silahların susmasının AKP'ye değilde DTP'ye bağlandığı da görüldü. tersten okursak silahların susması DTP'ye oy getirdi, o zaman silahlar kusmaya başlarsa DTP oy kaybeder. Buradaki özne DTP'nin oyu değil silahların susmasıdır. İnşallah hiç konuşmazlar. Bence DTP'nin alması gereken ders budur.

CHP'ye gelince Sn. Baykal bir iki güne kadar AKP'nin başarısızlığı üzerine oturan bir değerlendirme yapar. Türban ve Kur'an Kursu açılımlarının devam edeceğini sanmıyorum, sonuçta daha bir kaç ay önce Türbanı üniversitelerden çıkaranda kendi başvuruları. Alması gereken ders bana kalırsa memleketi gerecek şeylerden uzak durmaları vs vs vs. Hiç sanmıyorum. Bence seçimden sonra Deniz Baykal'ın ilk işi Kemal Kılıçdaroğlu'nu zayıflatmak olacaktır.

MHP bir diğer taraf. İstediğini aldı diyebiliriz. Alacağı bir ders olduğunu düşünmüyorum. Şöyle bakınca herhangibir şey vaadetmiyor. Herhalgibir konuda tavrı belli değil. Mesela Ergenekon, mesela türban, mesela ekonomik kriz, Kuzey Irak vs vs vs. Bunların hepsinde söyledikleri yavan şeyler.

SP'ye gelince 2007'de %2 iken bu seçimde %6 aldı. Eh bu oyların kimden geldiğini söylemem gerek yok. Yukarıda aldı derken bence yanlış oldu. Bu 4 puanı bence AKP verdi. 2007'den bu yana bu 4 puanlık kısmı memnun edecek en azından umutlandıracak hiç bir şey yapmadı. Buna rağmen bu 4 puanın dışındaki çokları da adressizlikten bence AKP dedi. Tabiki bu durumu SP'de görüyordur. Yani önünde AKP'nin verme ihtimali olan bence en az bir % 5 daha var.

Ve AKP bence dersini aldı. Başbakan'ın not defterine bence dün akşam yazdığı şeyler kısaca şöyle;

* Tek adam olma
* Adaylara ve etrafındakilere dikkat et
* Ergenekon, Türban, Yolsuzluk konularında geri değil, belirleyici ol
* Senden öncekileri çağrıştıracak şeylerden uzak dur

Ve son taraf millet, millet bu seçimde iktidara ayağını denk al dedi. ve bir şey daha yaptı, oy avcılığı kokan beyaz eşya dağıtımları, erzak vs.'ler gibi şeylere karnımız tok. Eşya vereceğini iş için bir şeyler yap, çünkü şu ana kadar yaptıkların hoşuma gitmiyor, giderek senden öncekilere benziyorsun dedi. Ve bir şeyi daha ekledi, ben koyun değilim, herşeyin farkındayım.

Selamlar

20 Mart 2009 Cuma

düdük makarnası


Cem Yılmaz bir gösterisinden kendisinden kasıtla hayatın anlamını mı verecek bu düdük makarnası demişti, hemen her esprisinde olduğu gibi bunda da herhalde herkes güldü, bende güldüm ve unuttum. Bir daha ne zaman ve hangi vesileyle hatırladım bilmiyorum ama ne zaman bir yerde Cem Yılmazla karşılaşsam hep bu espri aklıma gelir.

Dün akşam Galatasary - Hamburg arasında UEFA kupası maçı vardı. Önce Galatasaray 2 gol attı, Hamburg'un kazanma şartı 3 gol atmasıydı, attı ve kazandı.

Bir soruyla devam edeyim, kaybettiğinizi ne zaman anlarsınız? Biraz yardım edeyim, kaybederken bunu fark eder misiniz, yoksa iş işten geçtikten sonra kaybetme sürecini tekrar tekrar yaşayanlardan mısınız? Eğer öyleyse keşkeci misiniz, yoksa kısmetçi mi?

Bugünlerde gerçekten merak ettiğim bir şey var. Ergenekon olayında kaybeden taraftakilere bakınca gerek fikri, gerek akli gerekse konum itibari ile üstün nitelikte kişiler görüyorum. Yani plan, proje, güçlü zayıf yan analizleri, program, disiplin, vb. daha bir çok haslete sahip olmaları gerekir diye düşünüyorum. Önc eki görevlerine ve belli dönem işgal ettikleri devlet kademelerine bakınca yukarıda saydığım niteliklere ve hatta çok daha fazlasına sahip olmaları gereken kişiler.

Peki şu anda başlarına gelenleri neden tahmin edemediler, neden kendilerince gerekli tedbirleri almadılar, zayıflarını tahlil etmediler? Gerçektende bu durum son derece garip geliyor. Bunları yazarken tek çıkış noktam meseleye stratejik olarak yaklaşmak( zaten bu blogdaki her yazıda orjin hep konuların stratejik tarafları oldu, her neyse).

Meselenin hukuki, siyasi yanlarına bir tarafa bırakıp sadece bu yönüne bakınca ben bu grubu yerinde olsaydım, kaybettiğimi Erbakan başbakan olduğunda anlardım. O zaan anlayamasaydım, 28 Şubatta anlardım, o zaman anlayamasaydım, Erdoğan okuduğu şiir yüzünden hapse girdiğinde anlardım, o zamanda olmasaydı ... Bunları uzatmak son derece kolay, belki yüzlerce binlerce şey yazabilirim burada Türkiyedeki müesses nizamın kaybettiğini anlaması gereken işaretler olarak. Bütün bunlar olurken çok şeyi farkettiler ama kaybetmekte oldukları farkedemediler. işte beni asıl meraka düşüren şeyde bu.

Neden farketmediler?

Sun Tzu, Savaş Sanatı kitabında kazanmayı (dolayısıyla kaybetmeyi de) çok basit bir şekilde formülize eder:

Başkasını ve kendini bilirsen, yüz kere savaşsan tehlikeye düşmezsin; başkasını bilmeyip kendini bilirsen bir kazanır bir kaybedersin; ne kendini ne de başkasını bilirsen, her savaşta tehlikedesin'.

Herhalde en temel strateji konularının başında gelen bir şey bu. Bugün ergenekon davasında sanık sıfatı olanlara bakınca açık bir şekilde görülen şey, ne kendilerini nede düşamn addettiklerini tanımadıkları açık. Bunun dahada kötüsü kaybettiklerini veya kaybetmekte olduklarınında farkında değiller, bunu sürekli patlayan kasetlerden anlayabiliyoruz.

Deseler ki bana hayatındaki en önemli şeyleri 30 kelime ile say, heralde bu kelimelerin içinde Galatasarayda olurdu. Dün akşam maçı izlerken kaybettiğimizi ben daha durum 2-0 iken anlamıştım. Takım yavşamaya başladığında içimden gölü yersek kaybederiz (ki Hamburg'a bir değil en az üç gol lazımdı) demiştim. Aynende öyle oldu hamburg ilk golü attıktan sonra diğer 2 golü, yürüyerek !!! attı, sonuçta 3 gol yedik ve herşey bitti. Buradan vardığım sonuç, Galatasaraydan sorumlu olanlar halihazırda Galatasaray'ı (en azından dün akşam) benim kadar iyi bilmiyorlardı, bunun yanında Hamburg'uda benim kadar iyi bilmiyorlardı. Sun Tzu formülasyonu işledi, ne kendimizi ne düşmanımızı tanımıyorduk, tehlikedeydik, kaybettik.

Geleyim Cem Yılmaz en azından 10-12 yıldır hayatımızda, bu süre içerisinde hatırı sayılır bir servet yaptı kendine, bu 10 yıl içinde birbirinden farklı gösteri sayısı takip edebildiğim kadarıyla galiba 5. Yani bir gösteri hazırlıyor sonra aynı gösteriyi atıyorum 2 yıl boyunca değişik şehirlerde veya aynı şehirde farklı kişilere, yada artık na kadar çeşitlendirebilirse satıyor. 10 yıl desek 2 yılda bir yeni bir gösteri üretiyor.

Cem Yılmaz stand-up'a başladığı zamanlarda teknoloji bugünkü kadar gelişmiş değildi, hala kasetler vardı, vcd yoktu veya çok nadirdi, doğal olarak bir korsan cd-vcd vb. pazarıda yoktu. Oysa bugün tam tersi buna bir günde gelmedik belli bir süre geçti. Bu süre zarfında Cem Yılmaz'da süreci ve kaybetme işaretlerini doğru okudu. Ve giderek stand up'çı kimliğinden sıyrıldı ve sinemacı kimliğine büründü. Bugün artık normal insanlar onu stand upları ile değil, filmlerindeki karakterleri ile anımsıyor. (Eh bazılarının aklına düdük makarnasıda gelmiyor değil ama onlar bu yazının konusu değil, yani boş verin)

Aradan geçen zamanda şimdi araştırdım, 5 film yapmış ve 5 reklam dizisinde oynamış. Benim yorumum kaybetme işaretlerini erken görmüş ve ona göre stratejisini belirlemiş. Kendisini iyi tanımış, düşman demek doğrumu bilemiyorum ama amacını iyi tanımış ve tehlikeye düşmemiş, yani bence kazanmış. Düşünüyorumda hiç sinema işlerine girmseydi, yeni bir stand up gösteri yapsaydı İstanbulda ve bu gösteri ertesi gün mesela sivasta bir korsan filmcinin tezgahında olsaydı acaba ne düşünürdü?

Günün sonunda kazanan düdük makarnası,
kaybeden Ergenekon ve Galatasaray. Kadıköyde kupa finali hayali bitti, yazarken bile içim burkuluyor.

Kısmet demek bile acıtıcı...

Selamlar

12 Mart 2009 Perşembe

hak


Aslında bu yazının konusu biraz daha farklı olacaktı. Nokta dergisinin kapanmasını sağlayan darbe günlüklerinden bahsediyorum. Kısaca özetleyeyim. Nisan 2007 de Nokta dergisi darbe günlükleri diye bir kapakla çıktı, buna gmre emekli deniz kuvvetleri komutanı görevde olduğu dönemde bazı günlükler tutmuştu ve bu günlüklere göre Türkiye AKP iktidarı esnasında 3 darbe atlatmıştı. Bu haber sonrasında Nokta polis tarafından basıldı, baskından galiba 1 hafta sonrası Nokta kapandı,olay mahkemeye konu oldu, sonuçta aslında pekte uzun sürmeyen bir zaman sonra hem nokta dergisi ve günlükler haberini yapan ekip aklandı. Mahkeme günlüklerin gerçek olduğuna karar verdi vs vs vs.

Bu bloğun kurulma amacıda Noktaya yapılanlara kendi çapında bir tepkiydi o zamanlar.

Mahkeme sonuçlandıktan sonra burayı kapatmam gerekip gerekmediğini düşündüm. Sonunda da kapatmama karar verdim taki hak yerini bulana kadar.

Ergenekon'da ikinci iddianame'de mahkemeye sunuldu. Şu ana kadar yansıyanlardan ikisi oldukça önemli, biri sağlık sorunları gerekçe gösterilerek tahliye edilen ancak sanık sıfatları devam eden iki emekli orgeneral hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis isteniyor, ikincisi ise darbe günlükleri artık iddianamede.

Geride kalan 2 yıla bakıyorum da, herhalde o nisan ayında Noktayı susturmak isteyenler bugünlerde ziyadesiyle pişmanlardır. haftada bir çıkan nokta bugün artık Taraf adıyla günlük çıkmaya başladı. O günlerde belki Türkiyenin çoğunluğu için dokonulmaz addedilen kişiler için bugün müebbet isteniyor, herşeye rağmen komutan olarak saygı gören insanlar bugün artık toplumun ciddi bir kesimi tarafından hapisten kaçmak için kırk takla atankişiler olarak görülüyorlar.

PKK neredeyse bitme noktasına geliyor, hergün heryerden silahlar fışkırıyor ve birde insan kemikleri. İsraili ilk tanıyan müslüman devlet olan Türkiye II. Abdülhamid Han'dan beri belki ilk defa Yahudilere dikleniyor. galişmiş ülkeler yüzyılın krizi ile boğuşurken, batmakta olan şirketler Türk mali sistemine entegre ortaklarından yardım istiyor. Türkiye Kuzey Irakta konferanslar düzenliyor, kendi tezlerine taraftar topluyor, kabul ettiriyor, hepsinden önemlisi plan kuruyor.

Tıpkı büyük Türk Büyüğü Peluş'un dediği gibi hakkını ver hakkını...!!!

İşin hakkını verince oluyor demek ki.

Selamlar

10 Şubat 2009 Salı

Kapanma


Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim.
Kapatılmayacak.
Ergenekon'dan bahsediyorum. Malum geçenlerde yakın zamanın Orgenerallerinden H.Tolon ekseriyatın görüşü üzere hastane ve adliye numaraları ile tahliye edildi. Yol bir kere açıldı geri kalanlarında aslında hukuki yorum olarak dışarı çıkma ihtimalleri belirdi.

Tabi burada malum hukuk yapımızın acayiplikleri yine başrolde. Bir mahkemenin baktığı davada bir başka mahkeme tahliye gibi esaslı bir karar verebiliyor. Her neyse kuralı böyleymiş. kanun var nizam var.

Var ama bunların dışında da şeyler var. İspat isteyen, ergenekon soruşturmasının başlaması, iddianame, gözaltılar vb. süreç içerisinde olanlara bir baksın. 1 yıl öncesinde bu memlekette orgeneraller tutuklanacak, geceyrıları evlerinden alınacaklar, saygın !!! addedilen kişilerin okey masası muhabbetleri ortaya dökülecek falan bunları söyleyenlere rahatşlıkla deli raporu verilirdi. Peki ya şimdi?

Sizce ergenekon'u başlatanlar bugünleri tahmin etmemiş olabilirler mi, yada bu tür durumlara karşı hareket planları olmayabilir mi? Bence bu son derece akıldan uzak bir ihtimal. Tabiki de bunların hepsi düşünülmüş ve B planları hazırlanmıştır. Zaten bunun yapıldığının bugün ilk emareleri de geldi. Haber burada

Bir kere kapatılıp kapatılmayacağı konusunda görüşümü yukarıda yazdım. Bence asıl önemli nokta hükümet daha doğrusu başbakan ne yapacak? Son Davos postasından sonra artık yakın vadede değil Ak Parti içinde, Türk siyasi hayatında Başbakanın dışındaki tüm figürlerin gücünü toplasanız bile başbakan'ın gücüne yaklaşamaz. Hatta buna askerleri ve medyayıda ekleseniz yinede yaklaşamaz. Bu durumda siyasi hayatının en güçlü dönemini yaşayan bir Erdoğan sizce Erbakan'ı bitiren Sususrluk benzeri bir yapının sonlandırılması için gerekli tavırları alır mı?

Bana göre Davoz öncesinde ergenekon ile fazla ilgili görünmek istemeyen Erdoğan, Davos sonrasında konumunu gözden geçirecektir. Çünkü ergenekon'un neleri, kime ve kimlere karşı yapmak istediği ortada.

Selamlar

15 Ocak 2009 Perşembe

zula - son


Gerekçe saymaya devam edeyim.

Şu gerekçeler sizede ağaca konmuş kuşlar gibi görünmüyor mu? Bana fena halde öyle görünüyor çünkü. Kuş vuracaksınız, karşınızdaki agaca konmuş bir sürü kuş var. Taşı attığınızda taşın bir veya daha fazla kuşa çarpma ihtimali oldukça yüksek.

Soru basit o kadar kuşun içinde belli birine mi nişanlarsınız yoksa kalabalık bir bölgeye mi nişanlarsınız?

Benim için cevabı yazının sonunda.

Dönelim krize ve zula'ya. Eh artık anladığınız gibi bence krizin temel çıkış sebebi ABD'nin artık eskisi kadar güçlü olmadığı olgusunun (doğrudur yanlıştır ama böyle bir bakış açısı var) eskiye oranla bayağı yayılmış olması. ABD = son 40-50 yıldır yürürlükte olan periyodik olarak 5 yılda bir sallanan, 10 yılda bir krize giren ekonomik sistem = küreselleşme ve beraberinde getirdiği serbestlik = açık toplum vs gibi fikirler = zayıfladığı düşünülen ahlaki sınırlar = artan şiddet ve terör vs vs vs

Bunların hepsinin birbiriyle ilişkisi var ama hepsinin birbiri ile ilişkisinden çok çok daha fazla bir şekilde ABD ile ilişkisi var. Bu yıllardır söyleniyordu da son zamanlarda bunu söyleyenlere daha fazla kulak verilir oldu, sonuç, kriz. Hemen her platformda, her seviyede (özelliklede devletler seviyesinde) kriz ve işin pis tarafı giderek bu krizin ekonomik tarafı önemini yitiriyor.

Bir soru daha sorayım. En çok canınızı ne sıkar, yani bir şeye gıcık olmak gibi değil yada sinirlenmek gibi değil, tamam bunlarda can sıkarda benim demek istediğim daha derinlerde bir şey. Şimdi kendinizi herhangibir devlet yerine koyun en çok canınızı ne sıkardı?

Benim buna cevabım istikrar olur. Hem olumlu hemde olumsuz anlamda istikrar.

Şöyle bir düşünelim. Alıştığınız bir durum var. Hoşuna gitsin yada gitmesin. Buna karşıda belli bir planınız programınız, davranış tarzınız var. Ve bu durum hızlı yada yavaş bir şekilde değişiyor, yeni durumu algılamak bir dert, plan yada davranış şekli belirlemek başka dert, zamanlama başka dert, hepsinden sonra bu yeni duruma uyum sağlamak için yaptıklarınız hepsinin yada bir bölümünün yanlış olması başlı başına bir dert, dahası bütün bunları yaparken yaşadığınız streste cabası.

Hoşunuza gider mi? Emin olun bu durum kimsenin hoşuna gitmiyor? Başta ABD'nin, Fransanın, İngilterenin, Bölge ülkelerinin, Tüccarların, TÜSİAD'ın, başka para sahiplerinin vs vs vs. Ve tabiki de bu rahatsızlıklarını her şekilde belli ediyorlar. Bir tarafta alışılan mutad, diğer tarafta ise bambaşka bir durum. Ve sonucunda savunmacı politikalar.

Başbakan boşuna demiyor zulalarında en az 2 yıl yetecek paraları var diye. Bilin bakalım yukarıda bahsettiğim istikrarsızlığım kaynağı yada şöyle diyeyim, baştaki soruya dönersek agaçta çok kuş var, mesela birinin adı AKP, bir başkasının adı yeni derin devlet, başka dallardan birinin adı, kuzey ırak, başkasının adı İsrail, başkasının adı hamas vb. uzatmak mümkün.

Taşı nasıl atasınız? Ben özellikle birine nişanlardım.

Taşı atanla kuşları da kısmetse başka bir yazıda tanıtayım.

Selamlar

04 Ocak 2009 Pazar

zula - 3


Kaldığımız yerden devam edelim.

Kısaca özetleyeyim, bir gün bir telefon aldık, bize tamda istediğimiz şeyleri vaadediyor ve karşılığında da bizden 100 YTL istiyordu. Bizde ödemeye başladık, ama zamanla ödememiz istenen miktar dahada yükseldi.

Şimdi bunu Biraz somutlaştıralım. Mesela telefondaki sesin yerine batı medeniyetini koyalım. Ödediğim paranın yerine ise stratejik ortaklık, müttefiklik, batının belirlediği politikalara uyma, ticaret anlaşmaları, kültürel etkiler vb. daha ne varsa bunları koyalım. Bedeldeki yükselmelere ise bu biraz önce saydıklarımın nitelik ve nicelik olarak artması diyelim.

Galiba oldu, demek ki açık konuşmanın vakti geldi. Zula yazıların ilki şöyle bitiyordu;

"ABD için neresinden bakarsanız bakın gıcık bir durum. Neredeyse hemen hergün karizmanın çizilmesi hoş değil. hemde kombo planlarken sürekli kombolar yemek bayağı sersemletici oluyordur. Bu kombo yeme konusunda bayağı tecrübeliyiz ya o yüzden bu kadar net konuşuyorum."

Ve diğerinin bitiş kısmı;

"Düşünmezmisiniz neler oluyor diye.

Ben düşünürdüm. Tabiki bunu Çin, Türkiye, İran, Pakistan bunlarıda geçtim, Almanya, İngiltere, Fransa ve diğerleri de düşündü."

Ortadaki durum gayet net, adının ekonomik kriz olarak konulduğu bir durum yaşanıyor dünyada, kendisini sistemin merkezine koyan batı medeniyeti, yüzyıllar boyunca ortaya attığı hemen hemen bütün global kavramların bir süre sonra kontrolünden çıkarak kendisini vurması durumunu yeniden yaşıyor. Hangileriymiş derseniz şu kelimeler üzerinde biraz durun: demokrasi, rönesans, ırkçılık, globalizm, kapitalizm, komünizm uzatmak çok kolay. Bugün adına ekonomik kriz denilen durum bana kalırsa suya düşen taşın oluşturduğu dalgalardan sadece biriydi. hangisi olduğu önemli değil.

Sorun batı medeniyetinin sorunu ancak dünyanın her kıyısını etkileyecek, kimini fazla kimini az. Bunu belirleyecek olan ise batı ile entegrasyonun derecesi, kendi politikalarını oluşturabilenler daha az etkilenirken bunu yapamayanalar zarar görecekler. Hemen her devlet, millet, şirket ve birey için bu böyle.

Zaten bunun işaretleri uzun zamandır görülüyordu. hatta belki absürd bir tahmin olabilir olabilir ama bana kalırsa ABD'nin petrolün peşinde olmasının, Rusyanın ABD'yi hemen her tarafta sıkıştırmaya çalışmasının, Çin'in herşeye rağmen sosyalist politikalara sıkı sıkıya bağlı kalmasının, AB ülkelerinin karşılarına çıkan her fırsatı bütünleşme yolunda kullanmaya çalışmalarının, ayrılıkçı kalmak isteyenlere karşı yaptırım noktasına varan uygulamalar yapmalarının, latin amerika ülkelerinin hemen her fırsatta ABD'yi dirseklemelerinin felsefik altyapısında bence yukarıda bahsettiğim işaretlerin görülmesi bulunuyor.

Bu anlamda Türkiyede son 5 yılda artık iyice belirginleşen 150 yıllık iktidarın değişiyor olması en azından bir nebze hazırlı olmamazı sağladı. Gerek bölgemizde gerekse global anlamda bir çok sıkıntımız olmasına karşın artık bunların bir çoğu hayati kategorisinde değerlendirilmiyor. Giderek dünyanın en sıcak bölgesinde etkinliğimiz artıyor bu da yukarıda bahsettiğim sıkıntıları çok derinden yaşayan batı medeniyetinin pkete hoşuna gitmiyor.

Bu medeniyetin çatısı altında bulunan bazı devletler, Türkiyenin politikalarına yaklaşmayı ilerisi için avantaj olarak görürken (Fransa, Hollanda, Belçika vb.) bazıları konumlarını güçlendirmenin peşindeler (Almanya, İngiltere, ABD, Rusya).

Bu sınıflandaırma aslında bir ok açıdan saçma gibi dursada, Türkiye ye yakın durma anlamında oldukça manalı. Çünkü Türkiye dışında bir çok başka konuyu gündeme getirdiğinizde bu ülkelr aslında ciddi biçimde ayrışıyorlar. Ancak konu Türkiye olunca ayrışma yukarıda saydığım şekilde oluyor. Türkiyede bunu farketmiş durumda, bölgemizdeki hemen her konuya el atıyor ve kendisini merkeze yakın tutmaya çalışıyor, böylelikle kendi oyunu kuruyor. Yine aynı noktaya gelirsek Türkiyenin oyun kurması çoklarının işine gelmiyor. Yani bayağı bir rahatsızlık unsuruyuz.

Konuda uzaklaşmış olsakta aslında uzaklaştığımız şey sadece yüzey, artık daha derindeyiz.

Devam edelim. Bir şeyi fark ettiniz mi, ABD menşeili kredi derecelendirme kuruluşlarıbugünlerde neredeyse gün aşırı ülkelerin kredi notlarını düşürmekle meşguller. tam bir kriz bulaştırma çabası. Bunun nedeninş anlamak gayet kolay, batarsak beraber batalım psikolojisinden tutunda, bize bağlı kalmaya devam etsinler noktasına kadar, oradan alın ortalık toz durman olsuna kadar, belki 50 tane gerekçe sıralayabiliriz.

Devam edecek...

28 Aralık 2008 Pazar

zula - 2


Önceki yazıdan devam edelim. Konumuz malum kriz. Aadan geçen süre içerisinde rakamlarda pek bir değişiklik olmadı. Tabiki global manada konuşuyorum. Yani hala krizdeyiz.

Şöyle bir soru sorayım. Paranın değeri nedir? Diyelim ki ekmek 1 ytl. Sabah kalktığınızda ekmeği 1 ytl'ye alabileceğinizin garantisini size kim veriyor? Varsaymaya devam edelim, köşedeki bakkalın sabah ekmeğe % 50 zamn yapmayacağını nereden biliyosunuz, biraz daha genişletelim mi? Sabah kalktınız ve cebinizdeki paranın alım gücünün bir anda yarısının kaybolmasının önünde ne gibi bir engel yada engeller var?

Sakın yeni iktisat öğrencileri gibi piyasa mekanizması, arz talep dengesi, vb. saçmalıkları sıralamayın. Soru basit paranın üzerinde taşıdığı değeri garanti eden kim? Cevapta basit o kağıdı kim bastıysa o.

Eh günümüz dünyasında para basan kurumlar devlet olduklarına göre o zaman hangi devletin parasını taşıyorsak demek ki o parayı basana güveniyoruz demektir. Aslında çok basit bir şeye biraz dolambaçlı bir yoldan ulaştık. Olsun ben gidiş yolunada puan verenlerdenim, zararı yok faydası var.

Biraz daha somutlaştırarak devam edelim. Cebimizde ABD doları taşıyorsak demek ki ABD'ye güveniyoruz, euro taşıyorsakta AB'ye. Yani paranın karşılığı basit olarak güven olgusu. Azıcık ajite edeyim mi? Diyelim ki otururken birden bir telefon çaldı bizde açtık.

-Selam
-Selam
-Ben İstanbuldan arıyorum, çok zengin ve güçlü biriyim size bir teklifte bulunmak istiyorum.
-Buyrun
-Size bir kagıt yollacağım, bu kağıt ile gittiğiniz her yerde hürmet göreceksiniz, alış verişlerinizde indirimler olacak, bununla paralel olarak itibarınız artacak, daha sağlıklı olacaksınız, geleceğe güvenle bakacaksınız
- çok güzel peki benim ne yapmam lazım
- bu kağıt için bana 100 YTL ödemelisiniz

Yukarıdaki gibi bir konuşma karşılığınızda acaba bu kişiye 100 YTL gönderirmiydiniz?

Hemen cevap vermeyin iyice düşünün. Çünkü ben iyice düşünürdüm, tıpkı dünya üzerindeki hemen hemen tüm devletlerin ilgili kurumlarının belkide hergün düşündükleri gibi (ve buna bankalardan tutunda biraz parası olan ve parasını en iyi ne şekilde değerlendirmesi gerektiğini düşüne herkes gibi) Aslında çok basit olan bir sonuca yine uzun bir yoldan ulaştık. Telefonun ucundakinin yerine istediğiiz devleti oturtabilirsiniz. Malum bir kriz var ben ABD ve geri kalan batılı devletleri oturtayım.

galiba bir ışık yandı. Biraz daha yaklaşalım. Diyelim ki bu teklifi kabul ettik. Bir süre hayat tam beklentilerimize göre gitti, güvenli, sağlıklı, itibarda görüyoruz ama bir süre sonra işler bozulmaa başladı. Ve Bir telefon daha aldık. Karşıdaki ses aynı standardı devam ettirebilmeniz için 120 ytl yollamalısınız dedi. Bu sefer ne olacak. Hadi tamam dedik, bir süre sonra 150 YTL istedi, sonrasında 170, 200.

Düşünmezmisiniz neler oluyor diye.

Ben düşünürdüm. Tabiki bunu Çin, Türkiye, İran, Pakistan bunlarıda geçtim, Almanya, İngiltere, Fransa ve diğerleri de düşündü.

Devam edecek...

22 Aralık 2008 Pazartesi

hücum


Baştan yazayım ben algıya bakarım, her zaman değil ama genellikle algı bende önceliklidir. Yazı ve tura gibi algı ile gerçek bende herhangibir olgunun değişik açılardan görünmesi gibi bir etkiye yol açar. hemen herşeyde bu böyle artık yapımdan mı yada herkeste mi öyle bilemiyorum. Net olduğum bir şey var kesinlikle yalnız değilim.

Bunu nereden mi anladım. Şöyle geriye doğru bakınca son 10 yılda (iletişim imkanlarının ışık hızıyla arttığı bir dönemde yani) neredeyse bilgiye ulaşma kaynaklarımızın tamamı gerçeklerden daha çok algılarımıza yönelmiş. Belkide hep böyleydi de ben yeni fark ettim. Galiba bu daha mantığa uygun geliyor.

Mesela meseleyi soğuk savaş yıllarından itibaren alsak, Batı blokuda doğu blokuda karşı tarafın şeytanlardan oluştuğunu düşünüyordu. Bu durumun bir yansımasıyla karşı karşıya kaldığım anı herhalde hiç unutmayacağım. Uzun zaman önce aslında rus olmayaan ama kendisini rus olarak hisseden biriyle geyik muhabbetlerinden birinde konu Rocky 4 filmine gelince ( filmde rock - ABD yi emsilen Rusyaya gider, Rus ağır sıklet şampiyonu ile dövüşecektir, film her anında rus sistemine saldırmaktadır, son sahnelerde dövüş esnasında Rocky esaslı bir dayak yer Rustan tabi, amerikan filmi olunca sonunda Rocky Rusu döver, bütün Ruslar bi anda Rocky hayranı olur falan filan) ortalık buz kesmişti sonraki 10 dk'da olay bambaşka boyuta büründü neredeyse 3. dünya savaşı çıkacaktı.

Son günlerde algılarımıza olan saldırı had safhada hatta o dereceye geldi ki artık neyin algıya saldırı neyin gerçek olduğunu anlamak mümkün değil.

Bunun en bariz örneği son zamanlarda askeriye hakkında çıkan haberler, neredeyse tamamı skandal boyutunda, neredeyse tamamını askeriye yalanlamakta zorlanıyor işin hedefi vurduğu tarafı ise askeriye hakkındaki genel algı hızla değişiyor. 5 yıl önce "vatan sağolsun" tepkileri giderek "hesap ver"e dönüşüyor.

Sanki atış serbest denmiş, herkes askeriyeye saldırıyor. Savunmacılar olarak adlandırabileceğimiz gruplardan ise ses yok, manşetlere gündemle uzaktan yakından alakası olmayan saçmalıkları çekiyorlar. Buda algıya saldıranların, sükut ikrardan gelir mantığıyla ekmeğine yağ sürüyor.

Son saldırı konusu, üç bin kusur PKK'lının teslim olması ama bunun askerler tarafından kabul edilmemesi, yıl 1992 yada 93 her neyse. Haber ciddi ama 15 yıl öncesinden. Peki neden şimdi?
Tamda yerel seçimler öncesi. Tamda ergenekon davası giderek heyecanlanırken, tamda ortadoğuda BOP'un çöktüğü artık planlaycıları tarafından bile yarım ağız kabul edilirken, tamda ekonomik kriz doğal kaynaklarına güvenen (başta Rusya olmak üzere Araplar üzerinde ciddi güç erezyonlarına sebep olurken), tamda ABD artık Irak ile ilişkilerini soğuturken, tamda İsrail'in ve İran'ın sesi alçalırken, tamda Avrupadaki eskilerin, kendi bağımsız politikalarını raflardan indirdikleri sırada. Listeyi dahada uazatmak mümkün hemen akla gelenleri yazdım.

Aslına bakarsanız bu listedeki her bir kaleme benzer şeyler için askerler geçmişte görüş açıklamışlardı ve genel itibari görüşlerini kabul ettirmişlerdi. Uzun zamandır askerlerden benzer konularla ilgili yüksek perdeden bir görüş açıklamasını duydunuz mu?

Şu sıralar açıklamaları daha çok kendi haklarında çıkan haberlere yalanlama veya yalanlamama üzerine oluyor.

Bariz bir şekilde algılarımıza hücum ediliyor. İyi mi kötü mü bunu zaman gösterecek.

Selamlar

03 Aralık 2008 Çarşamba

zula


Teker teker açıklıyorlar. Biri; "Türkiyenin acil 90 Milyar dolara ihtiyacı var." diyor öbürü ertesi gün komboya kalkıyor, 90 değil 120 lazım!!!.

Açıkça yazayım, bencede olsa iyi olur, hatta 2 katı 4 katı ve daha fazlası olsa iyi olur ama cebimizde ve faizsiz.

Uyar mı?

Büyük kavga koptu. Global anlamda herkes krizi fırsata dönüştürmeye çalışıyor. Çünkü bu 10 yı önceki asya krizine pek benzemiyor. O krizde terbiye edilen kaplanlar bugün belli sektörlere sıkışıp kaldı ve asya kaplanlarılafı uzun zamandır kimse tarafından kullanılmıyor. Evet o dönemde de batıda çok ciddi değişiklikler oldu ve finans sistemi bayağı kan ve güven kaybetti (LTCM'nin batışı vs) ama batı o krizi fırsata çevirerek kaplanları terbiye etti.

Şimdi aynı davranış biçimi tekrarlanmaya kalkışılıyor ama bu sefer terbiye edilmeye çalışılan Türkiye, Rusya, Pakistan. Listeyi biraz daha uzatabiliriz. Ama öncelik bunlarda. Özelliklede Türkiyede. Sürekli kredi değerlendirme kuruluşları namlı şirketler sürekli kredi notlarını kırıyorlar, galiba Rusyada kırılacak not kalmadı Türkiyeye biraz daha insaflı davranıyorlar.

Geçenlerde haberlerde yine bir tanesi Türkiye hakkında bi rapor açıklamış, babamın konuyla ilgili orumu olayı özetliyordu:

"Madem o kadar biliyodunuz niye Amerikayı batırdınız?"

Aslında bu konu tahmin ediyorum, konuyla ilgili hemener her seviyede (sokaktaki adamdan, misal babam, devlet başkanlarına kadar) soruluyor. Malum 1 ay kadar önce ABD öncülüğünde G-7 toplandı (artık 8 mi oldu bilmiyom) sonra G-20 toplandı, her ikisinde de ABD'ye uygun bir şekilde bu soru soruldu: madem o kadar biliyordunuz neden krize grdiniz, tedbirleriniz sizi koruyamadı, şimdi önerdiğiniz reçetelerinizin bizi koruyacağına nasıl inanalım.

ABD için neresinden bakarsanız bakın gıcık bir durum. Neredeyse hemen hergün karizmanın çizilmesi hoş değil. hemde kombo planlarken sürekli kombolar yemek bayağı sersemletici oluyordur. Bu kombo yeme konusunda bayağı tecrübeliyiz ya o yüzden bu kadar net konuşuyorum.

Devam edecek...

Selamlar

01 Aralık 2008 Pazartesi

Vezire saldır !!!


Satranç sever misiniz?

Ben nefret ederim. Uzun zaman önce gayet kısa olan satranç merakım esnasında da bir türkiye üçüncüsüne kök söktürmem dışında pek kayda değer bir şeyim yok. Ama bu kısa merakım sırasında bence çok önemli bazı dersler çıkardım.

Mesela satrançtaki en kanlı oyunlar hedef tahtasına rakibin vezirini oturttuğunuzda oluyor. Ve sonucu kestirmekte o oranda zorlaşıyor. En iyi ikinci taktikte diyebiliriz bir anlamda.

Bunu biraz açayım. En iyi taktik nedir sorusunun cevabı çok basit, tabiki kazandırma ihtimali en yüksek olan taktik en iyi taktiktir. İşin teorisi bu bkadar basitama pratikte en iyi taktiğin hangisi olduğunu belirlemek bayağı zor, bu durumda en iyi ikinci taktik nedir sorusu gündeme geliyor. Tabiki bunu belirlemekte en az birincisi kadar zor. En iyi üçüncü taktik dediğinizde de durum çok farklı değil. Kısaca en iyi taktik bilinmezi rahatlıkla sonsuza gidebilir.

Yani çok değişkenli bir durumda bize bir sabit lazım. Ortadaki belirli kurallara göre oynanan bir oyun olduğu içinde kurallar yardımı ile bize bir sabit lazım. Satranç oyununda ise bir sürü sabitimiz var. Geriye doğru denklemi kurmak kalıyor. Basit işlemler bütünü diyebiliriz. (Buradaki basit'in anlamı çözülebilir!dir.)

Yukarıda da yazdım benim satranç geçmişim bayağı kısa ama bu kısa zamanda benim en iyi ikinci taktiğim kazanmak muhakkak değilse vezire saldır, taktiği. Bayağı işe yarıyor, taktik basit şahını vezirini koru, geri kalan herşeyi değiş.

Bugünün siyaset dünyasıda, ekonomi dünyasıda, strateji dünyasıda daha başka ne derseniz deyin, bence bu taktik üzerine kurgulanmış, kuralların giderek flulaştığı bir dünyada yaşıyoruz, 20 yıl önce daha belirğin kurallar ve taraflar varken bugün herşey çok kısa sürede değişebiliyor. Bu yüzden de mutlak galibiyet vaad eden en iyi taktikler neredeyse bir ütopya seviyesinde kabul görüyor. Herkes en iyi ikincinin peşinde ve tüm hamleler vezirlere.

Selamlar

27 Kasım 2008 Perşembe

destek


Okul biteli uzun zaman oldu. Aynı, bugünkü krizin üzerinden çok zaman geçmiş olması gibi. Hemen her gün belli bazı grupların tv kanallarında, gazetelerinde vs daha başka ne varsa bir ekonomik kriz muhabbetidir gidiyor. Adının önünde bolca title olan tiplemeler her tarafta 3 vakte kadar çökeceğiz demeçleri veriyorlar.

Tam kriz-toto durumu.

Bazılarına göre ise çoktan krize girdik, ama haberimiz yok.

Asıl konuya geleyim, söylentiye göre bugün kriz tellallığı yapanlar kriz öncesi paralarını, hedge fonlarında, mortgage kredilerinde vb. kullanıyorlardı, riskli ancak yüksek kaançlı global araçlarda yani. Tabi burada riskli taraf sadece teorideydi, yani düşünebiliyormusunuz. ABD'nin kendi kurduğu global ekonomik sistem içierisinde kendi piyasa araçlarıyla nasıl bir krize girebilirdi ki ?

Tabi teoride olan risk, söz konusu piyasa ABD olunca sadece teoride kalıyor, patiğe asla dönmeyeceği düşünülüyordu. Eh öyle olmadığı gayet net görüldü ve insanlar (bayağı zenginlerden bahsediyorum) para kaybettiler (bayağı zenginler bayağı paralar kaybettiler), tabi bunların içinde Türkiyedende para kaybedenlerin olduğu söyleniyor.

İşte söylenti bu noktada vuruyor. Kaybettikleri paraları Türkieyeden istiyorlar. İşin absürd tarafı kriz durumunda öyle detaylşı bir planları falanda yok. Sanıyorlar ki eski kriz dönemlerinde yaptıkları gibi faizlere abanmak yeterli olacak. O da olmazsa ABD'de filan olduğu gibi devlet açıktan cebimize para koysun. O da olmazsa...? Cevap yok. Yani bunlardan birinden biri yada benzeri olur diye bakıyorlar. Aynı biraz yukarıda Amerikada kriz çıkmaz bakışı.

Ama çıktı.

Son söylentilere göre hükümet zor durumdaki işletmelere istihdam katkısı yapacakmış, işçi maaşlarının bir kısmını ödenmesi gibi seçeneklerde masada. Tüketici kredilerininde belli bir dönem devlet tarafından ödenmeside düşünülüyormuş. Yani kamudan işletmelerin cebine kaynak aktarımı durumu var.

Neresinden bakarsanız bakın buram buram popülizm kokan uygulamalar. Benim kıt ekonomi bilğim ile (ki buarada bayağı bi alçakgönüllülük yapıyorum) gelmesinden korkulan krize karşı sağlam bir kalkan istiyorsanız birilerinin cebine doğrudan para koymak yerine vergileri, faizleri düşürürsünüz.

Hem bu işlerden hafifen anlayan (ki bunların sayısı çok şükür artık milyonlarla ifade ediliyor) vatandaş sormaz mı "kardeşim madem paranız var, niye elektirğe gaza vs zam yapıyorsunuz?"

Bunların cevabı basit seçimler yaklaşıyor.

Selamlar

19 Kasım 2008 Çarşamba

fırsat


Bazen öyle durumlar olur ki, elinizden kaçırdığınızda, yeniden benzer fırsatla karşılaşmanız oldukça uzun zaman alır ve hatta bu arada geçen zaman içinde ciddi zarar görürsünüz, belkide o fırsat elinize hiç geçmez.

Aslında yakın siyasi tarihimize geçmeyecek olan bir apartman görüşmesinden behsediyorum. Karikatürist Salih memecan ve eşinin evinde verdiği Başbakan'ında katıldığı bir akşam yemeği ve yemekte olanlar.

hemen dikkat kesilmeyin bana kalırsa öyle sansasyonel bir şey olmadı. Sonuçta başbakan'ın Türkiyenin nispeten tanınmış insanlarıyla yediği bir yemek, konuşulanların ise basına yansıyandan çokta farklı olmadığını düşünüyorum ben. Zaten bu yansıyanlar arasında en düşe dokunur olayda mehmet Altan'ın bşbakana verdiği bir haber kupürü. Başbakan bunu katlayıp cebine koymuş.

Yemeğin en önemli olayına biraz daha eğileyim. Kupurdeki haber özetle şöyle. Afganistanda görevli bir ingiliz askerinin ölümünden dolayı silsile halinde komutanları, ve Savunma bakanı sorumlu tutulmuş, sorumlu tutan ise bir mahkeme. yani Başbakana kupür ile "Neler oluyor sayın başbakanım" deme durumu.

Peki Başbakan bunu bilmiyor mu, bugüne kadar bir çok durumu çok çok önceden farkettiğini ve buna göre strateji geliştirdiğine şahit olduğumuz için bu ihtimal tamamen mantık dışı.

Peki o zaman?

Tamda bu noktada, bu blog sayfalarında defalarca bahsettiğim yaşanmakta olan büyük değişim ile karşılaşıyoruz. ben durum karşısında tezim şöyle.

Türkiye belkide 200 yıllık bir iktidar tamamen değişiyor bunun hazırlıkları yapıldı. Hazırlayanlar bu yazının konusu değil zaten önceki yazılarımda defalarca bu sonuca ulaştıran gerekçeleri ile yazdım. Sonuçta böyle bir değişim hala devam ediyor ancak bu süreçte çok önemli ayrılıklar var. Bunuda bir önceki yazımda yazmıştım.

Yapmıştım, etmiştim taksiminden sonra bu yazının konusuna gelirsem. Konu sosyal bir konu olduğundan dolayı belli adımları atmak için doğru zamanlama daha doğrusu fırsat önemli. Yıllar önce Türkiye KİT'lerin özelleştirilmeleri konusunu tartıştığı yıllarda ilginç şeyler olmuştu. Satılması planlanan KİT'ler birer birer kar etmeye başlamışlardı. Eh kar eden şirket neden satılır sorusunun kamuoyunu kavraması çok uzun sürmedi.

Plan basit satılma fırsatının verilmemesi.

Son dönemde TSK tarafından izlenen özellikle Güneydoğu ile ilgili kaynaşma görüntüleri belkide TSK'nın Türk siyasi hayatındaki konumunun ciddi bir şekilde değiştirilmesine yönelik fırsatın verilmemesi çalışması şeklinde de kimilerinin aklına gelebilir.

Sonuç itibari ile bana kalırsa Bşbakan olaylara tahminlerimizin çok daha ötesinde hakim.

Selamlar

18 Kasım 2008 Salı

acaba


"Son zamanlarda sizde farkettiniz mi bilmiyorum, hükümette ciddi bir telaş hali var. Bunun psikolojide eminim filanca kompleksi gibi bir adı vardır.

Mesela hastasınızdır ve mutlaka ameliyet gereklidir ve bir miktar tehlikesi de vardır mantığınız kesinlikle ameliyat der ama bir şeyler tanımlayamadığınız bir şeyler size sürekli "acaba? ve ya ...?" sorularını pompalar durur. Bu durum bazen öyle bir hale gelir ki ameliyattan kaçacak olursunuz?

Hükümetin son zamanlardaki durumu birazda buna benziyor. "

Yukarıdaki girişi aşağı yukarı 10 gün önce yazmış ve taslak olarak kaydetmiştim. Devamını yazmamamın sebebi ise yazacklarımdan % 51 oranında emin olmamam ile ilgiliydi. Artık eminim ve yazabilirim.

Konuya hemen akla geliveren 5 örnek ile gireyim.

Malum düğün fotografı,
Fehmi Koru ile olan atışma,
Ya sev ya Terket muhabbeti,
Alevi açılımı meselesi
Doğan grubuna rafineri izni

Yukarıdaki listeyi rahatlıkla 2-3 katına çıkarmak mümkün. 6-7 yıl öncesine dönelim ve AKP'yi iktidar yapan görünen gerekçelere bir bakalım. Krizdeki Türkiye, fonksiyonunu yitirmiş bir hükümet ve devlet yapısı, tamtakır hazine, muazzam parçalı olmuş son kullanma tarihi çoktan geçmiş partiler vs vs.

Bunların hepsi zaten bilinen şeyler birde az bilinenler var. Bu yazının konusu olan sıkıntının kaynağıda biraz bunlar. (Sıkıntı kelimesini sadece kelime anlamında kullandım.) Buraya tekrar döneceğim.

Bir soru sorayım, Dünya üzerinde şöylebaşı sonu belli adam akıllı devlet diye nitelenebilecek yapıları kim yönetir? Yani en tepe kararlardan en alt kararlara kadar bunları kim alır? Bu kararlar neye göre alınır?

Cevap çok basit bu kararalrın tamamını insanlar alır, çoğu zamanda bu kararları alırken objektif bir mantıkla hareket etmezler. Artık bulundukları çevrenin kültürel yapısı, ait oldukları oplumsal katman, yaşadıkları çevre, dostları, akrabaları, bağlı oldukları yada kendilerini yakın hissettikleri, siyasal ve/veya sosyal akım, düşünce yapısı, herhangibir izm, dini duyguları vs vs vs.

Düşünsenize herhangibir karar alırken bu yukarıda saydıklarımın en azından bir kaçının devrede olduğunu, bu durumda aldığınız karar ne kadar objektif olur, aslında bunun önemi yok, objektivizmi gömeli uzun zaman oldu (belkide iyi oldu), bu karar aslında kimin kararı olur, sizin mi, yoksa etkisinde kaldığınız, yukarıda bir kısmını saydığım, etkenlerin mi?

Durum böyle olunca da biraz yukarıda bahsettiğim devletleri kimlerin yönettiği konusu biraz daha açıklığa kavuşuyor. Bu duruma uzunca bir süre Türkiyede derin devlet dendi. Ancak aşağı yukarı 3-4 yıldan beri artık çok daha farklı dinamiklerin olduğu bazıları tarafından sezinleniyor. (Bu konuda Tamer Korkmaz'ın yazılarına Türkiyenin yeni derin devleti bağlamında bakabilirsiniz. İster beğenin ister beğenmeyin, Korkmaz uzun bir süre bence Türkiyenin en etkili cemaatinin yaygın yayın organında çalıştı, bir çok öngörüsü gerçek çıktı. Bu anlamda yalnız da değil)

Şimdi yukarıda bıraktığım yere geri döneyim. Bahsettiğim sıkıntı !!! birazda saydığım etkenlerin bazılarının gücünün artık ülkeyi yönetme noktasında hükümet ile en azından belli noktalarda boy ölçüşme noktasına gelmesinden kaynaklanıyor. Daha önce bir çok konuda olduğu gibi bence Başbakan bu durumuda önceden gördü ve önemli bir tercih yaptı veya yapacak. Ancak açık olan bir şey var ki; bu iki güç arasında son dönemde (2-3 ay) iyice sertleşen bir sürtüşme var. Geçen 6-7 yıllık AKP iktidarına bakarsanız bu iki güçten görünürde olmayanın defalarca hükümeti kolladığını görebilirsiniz. Kendi içerisinde bir çok parçaya bölünmüş olsada genel itibari ile beraber hareket etti bu güç, bugünde aynı beraber hareket etme devam ediyor bir farkla o da AKP olarak konunun siyasi tarafında bulunan irade bazı konularda giderek geri durmaya başladı.

Yazının baş tarafında ameliyatlı bir hasta örneğini vermiştim. Türkiyenin çözülmemiş gündem konularını ise ameliyat edilmesi gereken şeyler olarak adlandırırsak, içinden acaba, ya..., yoksa ... diyen sizce kim olabilir?

Ve en önemli soru yoksa ameliyattan vaz mı geçilecek?

Selamlar

11 Kasım 2008 Salı

feel the music *


Korku filmlerinde korkanlardan mısınız?

Ben öyleyim. Bugüne kadar kalbur üstü sayılabilecek tüm korku filmlerini izlemiş biri olarak ben hala korkanlardanım. Şöyle böyle değil, gözünü filan kapatan tiplerden. İşin ilginç taragı bir kaç gün önce bir arkadaş sohbetinde bu geçene kadar bu konuda aslında çok küçük bir zümreye dahil olduğumu düşünürdüm. Öyle değilmiş, rahatladım.

Aslında mesele son derece kolay, korku filmlerinde müziğin değişmesiyle alğılar korkuya hazırlanıyor, sonra pat diye bir şey oluyor ve başroldekilerle beraber korkuyorum(z). yani korkmamamk için yapmamız gereken şey müziği takip etmek, son izlediğim filmlerden birinde bunu yaptım. Ama bu seferde film korku filmi olmaktan çıktı, sadece başroldekiler korktu bense malum.

Aklıma şöyle bir şey geldi. Düşünsenize başrolde oynayanlarında müziği duyduklarını, yani sahnelere göre müziğin değişmesini ritmini falan.

Filmlerden riyılvörül'e dönelim. Düşünsenize yolda yürüyorsunuz ve müzik birden değişiyor. Tak durdunuz. Tamda o sırada önünüze bir piyano düştü, kurtuldunuz.

Bu girizgahtan dönüp;, "Sizce şu anda Türk siyasi hayatında müziği en iyi duyan kimdir?" desem ne cevap verirsiniz?

Bildiniz. Bu yazının konusu Obama olup-Bushlaşmak. Bu kavram kesinlikle basit bir retorik tartışma değil. Türkiyenin artık iyice hızlanmış olan değişiminde kilit olacak tartışmalardan biri. Ve adı değişse de çok uzun süre gündemi meşgul edecek. Sebebine gelince; uzun zamandan beri olayları makyajsız ve soyunuk olarak görebilenler için ortada olan bir şey var. (Y.N.burayı nasıl ifade edeceğimi 10 dk'dır düşünüyorum, kelimelere takılmadan anlamaya çalışın) Türkiyede en hırt tabiri ile sol şemsiyesi altında toplayabileceğimiz kesimler kendi içlerindeki bitmez tükenmez çekişmeleri ile debelene debelene artık güdük hale geldiler, herhalgibir konuda güçleri ve insiyatifleri kalmadı. Yani hırt bir tabir ile sağ şemsiye altında niteyelebileceğimiz gruplar sol'u yendi. (Yenmek çok hafif kalıyor, mindere gömdü, amele sümüğü gibi duvara yapıştırdı demek daha doğru olur.)

Ancak bu yenme sürecinde zımni olarak büyük bir çoğunluk itibari ile beraber hareket eden karvizitinde yazan sıfatların içinde sağ kelimesi olan gruplarda özellikle Türban konusu ile beraber ciddi ayrılıklar başladı. (Hatırlayın, liberaller AKP'yi terkediyor, MHP Türbanın bayraktarı, AKP içindeki yanlışlarımız oldu diyen grup vb. kavramların akla ilk getirdiği şeyler vb.)

Kısaca müzik değişti ve değişiyor ve bunu başbakan net bit şekilde duyuyor. Tabiki tek duyan başbakan değil. Ama bu yazının konusu diğerleri değil Başbakanın duyması. Son 2 ayda müziğin değiştiği gelişmeleri kendimce sıralayayım ve gelişmelerin yanına sayılar vereyim. Bunlarında anlamı aşağıdaki gibi olsun.

1: Müzik değişti, Başbakanın konumu aynı
2:Müzik değişti, konum değişti.

Açıklama için bir kısa cümle yazayım. Diyelim ki A durumunun devamı 1,
A'dan B'ye geçiş 2, B'den başka bir duruma geçiş veya yeniden A'ya geçiş 2

Ermenistan konusuna olan yaklaşım 2
Kuzey Irak yönetimi ile ilişkiler 2
Askerlerin Ergenekon generallerini ziyareti 2
ergenekon duruşması 1
Doğan grubuna olan yaklaşımı 2
Aktütün saldırısı 2
Taraf'ın haberleri 2
Zaman'ın GnKur başkanının istifasını istemesi 1
Terör'ün Emniyet sorumluluğuna verilmesi 2
Güneydoğu çıkışları 2
Güneydoğu gezisi sonrası açıklamalar 2
Dengir Mir Mehmet Fırat istifası (bu konuda bazı düşüncelerim var ama şimdilik) 2
Yukarıda bahsi geçen tartışma 1

Hemen aklıma gelenler bunlar, ne kadar çok 2 var değil mi? Sayılanların hepsini birbirini takip eden değil de aralarında illiyet bağı olmayan bağımsız gelişmeler olarak değerlendirdiğimizde ortaya okuması son derece zor bir tablo çıkıyor. Bunları tamamı ayrı yazıların konuları, bu yazının konusu ise Obama'laşma ve Bush'laşma üzerineydi. Obama'nın vaadettiği şey değişimdi. Bununla seçim kazandı. Yukarıdaki listeye bakıncada ilk göze çarpan şey değişim. Zaten fehmi Koru'nunda bahsettiği Bush'laşmaya doğru olan değişim. Ve eminim bunun başbakanda farkında. Peki partisini iktidarda geçirdiği yıla rağmen bu kadar güçlü tutabilen biri ( bunu müziği hisseden biri olarakta okuyabiliriz) sizce durumun farkında olmayabilir mi?

Bence olamaz.

O zaman kritik soruyu soralım, Bush'laşmaya doğru giderken ve bu gidişin kendisine kaybettireceklerinin farkında iken (bu durumun son derece farkında olduğunu, en son ve buram buram Demirel kokan 100 YTL'ye ev vaadinden anlıyoruz) neden hala bu şekilde hareket ediyor?

Bu sorunun cevabı yazıda bahsettiğim müziği çalanların kimliğinde gizli. Bu yazıda aslında onları yazmayarak yazdım.

Selamlar

(* : müziği hisset)

22 Ekim 2008 Çarşamba

özne, cümle


" sen mutluluğun resmini çizebilir misin abidin?* " der şair ana fikir kübayı övmektir de o ünlü dizelerinde her nedense Küba fazla iğreti durur, bir türlü yakışmaz, o yüzden de dizeler küba diye değilde mutluluğun resmi diye bilinir.

İster beğenin ister beğenmeyin, Nazım Hikmet iyi şairdir. Çoğu şair gibi hiç siyasete bulaşmasaydı çok iyi ederdi ama olmadı.

Yinede iyi şairdi.

Nedense içine bir şekilde memleket ateşi düşmüş herkes buna cahilerde dahil hep mutluluğun resmini çizmeye çalışmışlardır da onları kimse anlamamıştır. Bu manada silah üzerine yeminler ettirenlerden tutunda kendine bomba bağlayıp soluğu çarşıda pazarda alanlara kadar hepsi bir şekilde inandıkları mutluluğun resminin çizilmesinde bir fırça darbesi olmak istemişler bu anlamda da aralarında bir fark yok.

Sonuç çoğunda olduğu gibi üzüntü ve muz kabuğu.

Bu yazının konusu malum dava değil. Hemen söyleyeyim. Bu yazının konusu güneydoğu. Aslına bakarsanız on yıllardır çözülmemiş olan bir sorunu bunun gibi bir blog sayfasında çözecek sihirli formüllerim yok. Ama bazı tespitlerim var. bence sorunu çözmeye başlamak için önce çok önemli bir klişeden kurtulmamız lazım. Çünkü çözümün önündeki en büyük engel bu.

Güneydoğu sorunu = Kürt sorunu yaklaşımı;

Bu memlekette sadece Kürtler mi var, çerkesler var, zazalar var, lazlar var, ermeniler var, olay sadece ırkta değil, Türk olup yahudi olanlar, hristiyan olanlar, kimlik olarak süryaniliklerini öne çıkaranlar var. Yani eğer memlekette bir kürt sorunu varsa tabikide aynı zamanda yukarıdakilerin tamamının sorunu var. Buraya kadar bir sıkıntı yok. Bunu yukarıdakilerin hepsi kabul ediyor zaten. Hatta bazıları diğerlerinin daha iyi yaşadığını falan sanıyor yada ayrıcalıklı olduğunu falan, ama hepsi aynı zamanda Türk olanların çok çok daha iyi olduklarını düşünüyor, hatta kendi sıkıntılarının kaynağının Türklüğü tartışmasız baskın olan hükümetler ve Türk devleti olduğunu düşünüyor.

God damn it !!! (acilen Türkçeye böyle bir terim lazım, aslında bi tane var ama kullanımı pek yaygın değil, neyse).

Düşünsenize yukarıdakilerin hepsinin Türklere düşman olduğunu sadece saymak bile bir dakika sürüyor.

İyi de bu memlekette Türklerde rahat değil ki, bütün Türklerin işi var da, sadece kürtlerin mi işi yok, yada bütün yahudiler zenginde bütün kürtler mi fakir, yada devlet her yıl işine yaramayacak binlerce ton çay ve fındığı sırf lazlara kıyak olsun diye mi satın alıyor hatta onları zengin ediyor.

Tabiki de böyle bir şey yok, zaten sayı itibari ile en kalabalık olduklarını iddia eden kürtlerin sıkıntıları neyse aynı sıkıntıları (işsizlik, refah seviyesi, kamu önünde eşitsizlik vs vs vs) bu ülkede hemen her kesimden insan çekiyor. En popüler örnek Türbanlılar. Yapılabilecek en sert ayrımcılık onlara yapılıyor.

Ve mesela oran olarak en fazla nufüsün olduğu yer İstanbul olduğuna göre en büyük türban ayrımcılığıda İstanbulda oluyor. Bugüne kadar Türban sorunu eşittir= istanbul sorunu diye bir şey duydunuz mu?

Eh sadece Kürt diye birine uygulanmış olan bir ayrımda bana kalırsa yok. Olduğu iddia edilen ayrımlar sadece kürtlere yönelik değil, diğer kendini nispeten farklı şekilde tanımlamak isteyenlere karşıda yapılıyor. ( Bu konuda iki not düşmek istiyorum, birincisi, hiçbir zaman mutlak özgürlük olamaz, ikincisi ise bence herkes kendisini başkasının özgürlüğüne fiili bir müdahalede bulunmadıkça istediği şekilde tanımlayabilir. Buna satanist vs gibi uç örneklerde -bence- dahil ) Buradan ulaştığım sonuç aslında Kürt sorunu diye bir şey yok.

Geleyim Güneydoğu sorununa. Bir kere Güneydoğu Türkiyenin bir parçası. Her anlamda parçası, dil, din, kültür, ekonomik, politik ne planda olursa olsun bir parçası. bakmayın ayrılırız vs diye saçmalayanlara, dilimizi konuşamıyoruz Kürtçeye özgürlük diye ortalığı yıkanlara. Kürtçe serbest tv'si var, kurslar açıldı. Gidin sayın kaç kişi var, bunları takip eden, Kürtçeye özgürlük diye yırtınanların kendileri bie kürtçe konuşmuyor. İşin traji-komik tarafı iki kürt bile kürtçe anlaşamıyor. ha bunun yanında tam tersi tezi destekleyecek şeyler yok mu? var ama abartıldığı kadar çok değil, bu konuda neymiş diyenler varsa Baskın Oran'ın son 2-3 aylık yazılarına bakabilr şimdi tam tarih için arayıp bulmak lazım. (Bu arada hocanın bazı görüşlerine katılmasam da, okuyun, derim.)

Geleyim bu güneydoğu sorunun genel planına. Bir kere bu konuda bazı kilit kelimeler var. hemen sayayım, Kürt, Hristiyanlık ekseni, Orta Avrupa Devletleri, ABD, Rusya, İran, Suriye ve en önemli iki kelime para ve İslam.

Çözümün anahtarı ise bu yukarıdaki kelimelerden en anlamlı cümleyi kurmaktan geçiyor.

Kelimeleri tekrar okuyun.

Bugüne kadar hemen herkes kendisi için doğru cümleyi kurmaya çalıştı sadece Türkiye değil, ABD, İran, Suriye, Saddam, Avrupa ülkeleri, PKK, Hizbullah, El Kaide vs bunların yanına en az bunlar kadar daha ekleyebilirsiniz. Cümleyi kurarken fiillerde, zarflarda vs sorun yok, sorun öznede çıkıyor.

Hemen sorayım. Yukarıdaki kelimelrden siz çözüm cümlenizi kursanız hangi kelime yada kelimeleri özne olarak kullanırdınız?

Cevabı herkes biliyordu, 30 yıldır bu engellenmeye çalışılıyor.

Selamlar

21 Ekim 2008 Salı

Acımadı ki . . .


Bazen çocuklarla meşgul olmak bayağı öğretici oluyor. Mesela birazcık haşarı bir çocuğa vurduğunuzda karşılaşacağınız tepki acımadı ki şeklinde olur. Aynı çocuğu vurmadan cezalandırdığınızda ise acımamış olduğunu mutlaka başka şekillerde gösterir.

Bence bu davranış biçimi insan büyüdükçe biraz bastırılmasa da tamamen ortadan kalkmıyor. Yeterli baskı altında iken insan bu davranış biçimine dönüveriyor.

Tecrübe konuşuyor.

Bütün bunlar ufak bir çocukla uğraşırken belki 1 saniyeden az bir sürede uğrayıp giden şeyler. Asrın davası diye nitelendirilen dava dün resmen başladı. 16 ay olmuş ergenekon ile direkt olarak tanışalı. Hoş birazcık kitaplara yabancı olmayanlar için bu süre aslında bayağı uzun, yanlış hatırlamıyorsam, ergenekon sözcüğü ilk defa Can Dündar ve Celal Kazdağlı'nın kitabında geçmişti, bundan aşağı yukarı 10 yıl önce, tabi o zamanlar pek kimse sallamazdı bu tür şeyleri, işin açığı o zamanlar öğrenci olan bu satılrların yazarı da can dündar adını görüncekitabın kapağında Can Dündar adını görünce romantik solcu saçmalarından biri olduğuu düşünmüştü. Galiba kitabı bana aldıran celal kazdağlı ismiydi. Şu anda tam hatırlamıyorum. İşin açığı bugün o kitabı okumanızıda tavsiye etmem. Her eyse sonraları Aksiyon dergisi konu ile igili bir kaç kapak haberi yapmıştı sonrasında öylece kaldı.

Her neyse.

Bugün ortada devasa büyüklükte iddialar ve Tükiyenin neredeyse son 20 yılında hemen her köşe başını tutmuş kudretliler hapiste bir kısmı dışarıda, haklarında çok ciddi suçlamalar var. ve gayet güzel organize olmuş bir karşı cephe ve muazzam büyüklükte bir bilgi kirliliği.

Nereden geldik bu noktaya ve ergenekon davası aslında nedir?

Bana kalırsa kırılma noktası AKP iktidarı sonrasında Türkiyenin önceleri ufak ufak başlayan ABD politikalarından kopması oldu. AKP iktidara geldi ( bunu getirildi diyede okuyabilirsiniz, kim getirdi kardeşim adamlar seçim kazandı başa geldi derseniz önceki yazılarıma biraz göz atın.) sonrasında hızlı bir şekilde komşularla ilşkilere el attı. Suriye, İran vs. bunlar bana kalırsa fasafiso ama o günlerde çok kritik bir şey oldu. Türkiye Hamas ile temas kurdu. Hamas o günlerde Filistinde seçimleri kazanmış ve hükümetini kurmuştu, kimse tanımasa da adamlar sçeimlere girmiş ve kazanmışlardı. ABD, AB ve daha başka kim varsa bunun karşısındaydı.

Peki Türkiye niye kimsenin istemediği adamlarla ilişki kurmuştu. Görünürde bu durum ABD, AB, İsrail ve daha başka hemen herkesin tepkisini çekmekten başka ne işe yarayacaktı. Türkiye filistin barışı gibi kargaları bile güldüren gerekçelerle hemen herkesle dalga geçmeyide o zamanlar ihmal etmedi. Düşünsenize terörist olduğunu inkar etmeyen adamlar seçime giriyor, seçim kazanıyor, dünyaya nanik yapıyor ve siz onlarda resim çektiriyorsunuz.

Her neyse sonraları danıştay saldırısı oldu. Saldırı amacına ulaşamadı, islamcı geçinenler ve hükümet bu yolla sıkıştırılamadı. Ama saldırının ertesinde çok çok ciddi bir olay oldu. Hemen saldırının sonrasındaki 1 haftada özellikle 1 gecede Türkiyeden inanılmaz ölçüde para çıkarıldı. O günlerin ekonomik göstergelerne bakarsanız bunu net bir şekilde görürsünüz, bazılarına göre bu miktar 7-8 milyar dolar düzeyine kadar yükseldi.

Hafiften bunun anlamını yazıp ana konuya döneyim. Sıkı maliye politikaları uygulayan serbet kur rejimini seçmiş, çıpa olarak enflasyon oranından başka bir aracı dikkate almayan, IMF ile stand by imzalamış bir ülke aynı zamanda yüksek reel faiz ile sıcak para politikası izliyorsa ve aynı zamanda hızlı büyüme oranına sahip ve bu oranı nispeten yüksek cari açık ile sürdürülebilir noktalarda tutuyorsa herhangibir anda bu ülkeden yüksek miktarda örneğin GSMH'nın % 5 i kadar bir parayı çok hızlı bir şekilde çıkarırsanız, o ülke bir dizi sıkıntıları bile yaşamadan bayağı sert bir krize ışınlanıverir.

Türkiyede bu oldu ama kriz olmadı.

Burada bir soru sorayım. Dünyadaki en büyük nakit para kimdedir? Çok basit ama aslında pek çok iktisatçıda dahil kimsenin merak etmediği bir soru. En çok nakit para kimdedir, en likit olan kimdir yada kimlerdir?

Cevap terörist örgütlerdedir. Aslında cevap biraz gıcık oldu. Yani bir çoğu terörist olduğunu kabul etmiyor ama her neyse cevap bu. Hadi illegal örgütler diyelim.

Konuya dönersek o günlerde Danştay saldırısı ile amacına ulaşmayan amaca ekonomik kriz ile ulaşılmaya çalışıldı ama olmadı. Sebebi ise o zamanlar Dışişleri bakanı olan Abdullah Gül'ün çıkan paraların yerine para bulması olarak çok küçük bir zümrede dillendirildi ve geçti gitti.

Herhalde konu bayağı açıklayıcı oldu. Sonrası malum o güne kadar ufak ufak yaşanan değişim bugünlerde geldi.Koskoca 150 yılık iktidar giderek hızlanan bir şekilde değişmeye başladı. Bir çokları bu süreçte güçlerini kaybetti. Konuyu burada keseyim çünkü detayları ile ilgili bayağı yazı yazdım.

Ve dün dava resmen başladı. Ve sulandırma faaliyetleri de son gaz devam ediyor. Fısıltı kıvamında son manşetler ise ergenekon'un şu anda ttuklu olan veya suçlanan kişileri zaten gözden çıkarmış olduğu. Basit bir soru sorayım, bir örgüt düşünün kuvvet komutanlıkları yapmış, TSK'nın en üstünde yer almış kişileri gözden çıkarabiliyor, bunları hapiste tutuyor. Sonrada ortalığa herşey kontrolum altında havası satıyor.

Durumun bana düşürdürttüğü tek şey: Acımadı kii, acımadı kii...

Selamlar

20 Ekim 2008 Pazartesi

Demokrasi Tuzağı


Sizde herşeyin bir yerlerde yazdığına inananlardan mısınız?

Ben öyleyim.

Bana bunu düşündüren yazı burada. Yazının ana fikri askerlerin hesap vermesi. Bunun için seçtiği yol ise bayağı uzun ve oldukçada bilgilendirici. Bir nevi nereden nereye dedirten cinsten. Merak etmeyin bu entry'nin ana fikri askerlerin hesap vermesi değil.

Uzun zaman önce Graham E. Fuller ve yanlış atırlamıyorsan birinin daha yazdığı Demokrasi Tuzağı isimli bir kitap okumuştum. Yazarın uzun süre CIA'de çalıştığı ve hatta Türkiye masası şefi olduğunu, daha sonra uzun süre Washington'daki düşünce kuruluşlarında söz sahibi olduğunuda dikkate almak lazım. Kitabın çoğu yerini anladım ama bazı yerleri sanki daha yavan anladığımı ve o zamanlar belki 5 yıl sonra bir lkere daha okuyayım daha iyi anlamak için diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Hemen söyleyeyim o kitabı anlamak için bir kere daha okumama gerek kalmadı. Tavsiye ederim. Burada.

Yasemin Çongar'ın yukarıda bahsettiğim yazısı bana bu kitabı hatırlattı. 1996 yılında olan o patlama üzerine bir film bile çekildi.

Sinematoğrafik olarak eleştirmeden geçmeyeyim, Peter Berg - yönetmen - mükemmel bir konu bulmuş ama konuyu ne şekilde işleyeceğine bir türlü karar verememiş, kurgu üzerinde biraz daha çalışılsaymış ve belki bir 20 dk daha uzatabilseymiş ortaya kesinlikle sinema tarihinin en iyi 25 filminden biri çıkardı. Bir kere filmi izlerken ne filmi olduğu ilk yarım saat anlaşılmıyor, intikam filmimi, politik gerilim filmimi, toplumsal bir film mi, hatta bir mesaj verip vermeyeceği bile belli değil. İşin asıl igreti duran tarafı ise bir sahneden mesaj verecek gibi yapıp seyirciyi hazırlarken sonraki plan bir öncekini yok kabul ediyor. Sanki 7-8 tane yönetmen birbirinden habersiz senaryoyu filme almış sonrada bunların hepsinden habersiz biri montajlamış gibi.

Her neyse olayın olduğu tarih 1996, kitabın basımıda aynı yıl. Hangisi önce oldu bilmiyorum ama Demokrasi tuzağı isimli kitabı okuyan olaylarla nispeten ilgili sıradan biri bile bugünleri tahmin etmekte zorlanmazdı.

Selamlar.

13 Ekim 2008 Pazartesi

kriz


Uzun zaman olmuş yazmayalı. Neredeyse 1.5 ay. Aradan geçen bunca sürede blogumu .com tarzı bir siteye dönüştürmek için biraz vakit harcadım ama beceremedim. Tabiki vazgeçmedim ama planladığımdan biraz daha uzun sürecek galiba. Neyse asıl mevzulara geçeyim.

Aradan geçen uzun zamanın en önemli olayı bence görünen ve görünmeyen planlada dünyadaki ekonomik kriz. Hoş bu son cümle bile dünyamızın ne kadar da ABD ve AB endeksli olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü şu ana kadar benim değer verdiğim göstergelerde kriz Türkiyeye gelmedi.

Ama getirmek için özellikle belli bir kesimde çok ciddi bir faaliyet var. Bunların kimler olduğunu açık açık yazmaya bile gerek yok. Ana haber bültenlerinde 5'er dakikalık bir yolculuk bunun için yeter.

Bazen (ki bu bazen genellikle korku yada gerilim filmlerinde olur bende) mesela öyle durumlar olur ki olayların gelişiminden sonucu çıkarırsınız ve sonuca etki etme şansınızın çok az olduğunu düşünürsünüz, öyle ki yapacağınız şeyler (ki bunlar çoğunlukla benzer durumlarda algılarınızın size emrettiği hatta zorladığı şeylerdir) sonuca etki etmez ve siz bunu bilirsiniz, ama yinede yapmaya devam edersiniz, mesela hayaletlere ateş etmek gibi.

Bu yazı için bu kadar soyutluk bence yeter. Ortadaki durumu genelden özele doğru biraz somutlaştıralım.

Durumu ortaya koyalım. ekonomi dediğimiz şeyin iki parçası var. Aynı insan gibi. Reel kısım (vücut), finansal kısım (ruh). Kriz şu anda finansal kesimde. Kısaca bu krizin sebebi finansal kısmın, reel kısım ile ilişkisinin kabul edilebilir ölçülerin dışında azalması ve bu azalmanın kontrol edilebileceğinden çok daha hızlı bir şekilde olması. Bu son kısmı anlamasanızda olur. Krizin sebebinin bugünlerde önemi yok.

Aslına bakarsanız ekonomi kitaplarında hemen hemen tüm krizler yazar, belirtileri, gelişimleri, sebepleri hatta belki ilk anda inanılmaz gelebilir ama tedavileri bile vardır. Hatta ekonomi eğitimini biraz ciddiye almış hemen her iktisatçı bunları gayet iyi bilir. Ben bile biliyorum, gerisini siz düşünün !!!

Peki madem herşey bu kadar açık neden kriz çıkıyor, büyüyor, önlenemiyor ve çözülmesi uzun zaman alıyor?

Bunun en basit cevabı sistemin yapı taşlarında gizli.

Bırak yapsın, bırak geçsin şeklinde ifade edilen anlayışını temel alan ekonomik sistem ne yaparsanız yapın kriz üretiyor. Nasreddin hoca yüzyıllar öncesinden meseleyi çözmüş:

Hocaya demişler;
- Hocam her sabah neden herkes farklı taraflara koşuşturmaya başlıyor?
- Herkes aynı tarafa koşarsa dünyanın dengesi bozulur da ondan.

İşte bütün ekonomik krizlerin temelinde de bu var. Son ve bundan önceki 99 krizinin sebebi finansal kesimde herkesin aynı tarafa koşmasıydı. Son krizi tetikleyen şey mortgage denen uzun vadeli düşük riskli (kira öder gibi ev sahibi olma) kredilerde yaşanan büyük miktarda geri dönmeme riskiydi. Oradan tetiklenen kriz buraya kadar geldi. Bu kadar hızlı büyümesinin sebebi ise finansal kesimdeki aktörlerin aslında reel kesim ile entegre olmaları gerekirken kağıt üzerinde çok daha karlı olduğunu düşündükleri finans + finans entegrasyonunu tercih etmeleri. Bunun sonucu olarak şu anda gelinen noktada tamamen bir finansal yapı sorgulanıyor.

Başa döneyim, şu hayaletlere ateş etme konusuna. hani demiştim ya işe yaramayacağını bilsenizde algılamalarınızı size onu emreder. Yani işe yamayacak ama filmdeki kurban benzer duruma düşecek pek çoğumuz gibi yinede hayaletlere ateş eder.

Amerika, AB, Rusya, Japonya vs. sürekli paket açıklayıp duruyorlar. İşte ben bu durumu hayaletlere ateş etmek olarak görüyorum. Son tahlilde görüldüğü gibi ABD'de çıkarılan 800 kusur milyar dolarlık paket işe yaramadı. herhalde şu anda ABD'li sıradan ekonomistler neden sorusunu soruyorlardır. Cevabı çok basit. Aynı şey bankaları birer birer devletleştiren bankalar arası kredi piyasasına güvence getiren, aslında en etkili olması gereken (göreceli olarak en etkili faiz indirimi konusunda son derece cimri davranan AB ülkeleri içinde geçerli.

Bugünlerde bence doğru olarak tartışılmaya başlanan şey yukarıda bahsettiğim bırak yapsınlarcı felsefe. Tabikide felsefe tartışmak ve felsefeye dayalı çözümler kısa vadede karın doyurmuyor bu yüzden de ilgilenen sayısı oldukça az ama işin diğer tarafınında işe yaramadığı açık. Görüldüğü üzere 850 milyar dolar ve AB'nin ayırdığı 2 trilyon dolar mı euro'mu her neyse. Krizi çözecek iradeyi ortaya koyamadı. rakamlara olan duyarlılığı arttırmak adına Türkiye'nin yani hepimizin bir yıl boyuca ürettiğimiz herşeyin değeri aşağı yukarı 700 milyar dolar.

Herhalde bu bayağı açıklayıcı oldu.

Peki işe yaramayacağı bu kadar açıkken neden 850 ve 2 trilyon salınıverdi? Bunun cevabı 1930'larda. Bugün yaşanmakta olan kriz büyüklük olarak 1930' ekonomik buhranı ile karşılaştırılıyor. Bunda bir sorun yok ama olay hükümetler ve ekonomistlerin bir oğu tarafından karşılaştırılmaktan öteye geçmiş durumda, 1930'ların aynısı sanılıyor. Eh aynısı sanıldığında da 1930'larda uygulanan ve o zaman işe yarayan tedavi uygulanıyor.

Devlet müdahalesi.

Son tahlilde bunun bir işe yaramadığı görüldü. Çünkü kriz aynı kriz değil.

Uzun oldu ve sadece dünya planında çok genel oldu. Bir sonraki yazıda biraz daha özelde ne olduğunu yazarım. ve en önemlisi Türkiyenin durumu nedir neler olabilir. ne yapmalı?

Selamlar

02 Eylül 2008 Salı

İngiltere Türkiye'yi Ergenekon'la vurmuş!


Yenişafak'tan İbrahim Karagül'ün bugünkü yazısı, burada

***

Şöyle bir cümle okusanız ne düşünürdünüz? "İngiltere, Türkiye'yi ve üslendiği bölgesel misyonu yok etmek için Ergenekon'u serbest bıraktı…"

Bu bir yazı başlığı. Dean Andromidas adında bir Fransız yazar, işini gücünü bırakıp Türkiye'deki Ergenekon operasyonu üzerine kafa yormuş.

Yormakla kalmamış, Jöntürk hareketinden, o tarihteki siyasi entrikalardan, bir imparatorluğun nasıl çökertildiğinden bugünün Türkiye'sinin başına getirilmek istenen belalara kadar, her şeyi tartışmış. Sonunda şu kanaati varmış: Türkiye, bölgede tahmin edilenden çok büyüyor, güçleniyor, kendi kendine roller üsleniyor. Bu yüzden de durdurulmalı. İşte İngiltere bunu yaptı…

Ona göre;

Türkiye, İngiltere'nin Batı Asya'daki hesaplarını bozuyor. İngiliz savaş senaryolarını boşa çıkaracak barış projeleri hazırlıyor, bunlara önayak oluyor.

Ergenekon, tansiyonu yükseltmek için özellikle planlanmış bir stratejiydi. Terör ve suikastlerle, Tayyip Erdoğan hükümetinin askeri darbeyle devrilmesine zemin hazırlamaya çalıştılar.

ABD istihbaratına göre; İngiltere Erdoğan hükümetini devirmeye, bunu yapamazsa dengesini bozmaya kararlıydı. Peki Türkiye neden hedef alınıyordu:

Bölgesel bir çok merkezi konuda ciddi roller üsleniyordu. Bu roller; Sykes-Picot Anlaşması'ndan bu yana oynanan İngiliz satrancını bozacak güçte oldu. Çatışma yerine barış ve işbirliği kapıları açıyor, ekonomik gelişmeleri teşvik ediyordu.

Ona göre; Türkiye'nin öncülük ettiği bu inisiyatifler şöyleydi:

1- İsrail-Suriye arasında barış görüşmelerinin şartlarını oluşturmak. Türkiye'deki dolaylı görüşmeler.

2- İsrail-Lübnan arasında görüşme, uzlaşma ya da diyalog zeminini oluşturmaya dönük girişimler.

3- İran'ın Batı ile yaşadığı krizi yumuşatmak için Ankara'nın önerdiği yeni "kolaylaştırıcı rol" önerisi. Bu öneriyle İran-AB arasında bir güven ortamı oluşturulmak isteniyor. Hatta İran-ABD' arasında da böyle bir kapı aralanıyor.

4- 11 Eylül'de Başbakan Tayyip Erdoğan Bağdat'a gitti. İmzalanan "stratejik işbirliği" anlaşması, 1963 yılında, Alman Şansölyesi Konrad Adenauer ile Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle arasında imzalanan ittifak anlaşması ile kıyaslandı. Almanya ile Fransa arasındaki o anlaşmadan müthiş bir ortaklık doğu. Türkiye ile Irak arasındaki anlaşmadan ise önce Irak'ın entegrasyonu ardından da Türkiye-Irak ekonomik entegrasyonu doğacak….

Yazı böyle devam ediyor. İngiltere'nin Ortadoğu/İslam dünyası için yıllardır kullandığı çözme, ayrıştırma, dağıtma, çatıştırma stratejisi Türkiye'nin son zamanlarda üslendiği bölgesel rollerle tehlikeye düştü. Yazar, İngiltere Kraliçesi'nin Türkiye ziyaretini bile bu kategoride değerlendiriyor. Aynı kişinin bir başka yazısında Ergenekon oluşumunu ABD'nin derin Anglo-sakson merkezleriyle bağlantılarını irdeliyor. Yani neoconlarla…

Öyleyse; Türkiye imparatorluk stratejileriyle rekabete girmiş demektir. Yeni Ergenekonlar çıkacak demektir. Türkiye'nin uzun yürüyüşünü engellemek için ciddi girişimler olacak demektir.

Öyleyse; Türkiye'nin ABD-Rusya arasındaki krize yaklaşımını bazıları pasif bulmasın! ABD müttefiki, NATO ülkesi, AB üyesi olacak bir ülke neden Rusya'ya sertleşmezmiş! Arada kalmış! Siyaset üretemezmiş.

Bunları iddia edenler dünkü AB zirvesini izledi mi?

Almanya neden Rusya'ya açıkça karşı çıkmadı?

İtalya neden "Rusya stratejik ortağımız" dedi?

Fransa neden Rusya'ya açık tavır almıyor?

Bunları hepsi ABD müttefiki, NATO ülkeleri. Ve en önemlisi AB'nin merkez ülkeleri. Türkiye'den bile pasif tavır aldılar. Türkiye en azından Kafkasya ile ilgili bir proje önerdi. Onlar seslerini bile yükseltmedi. Neden?

Demek ki imparatorluk stratejileri çatışıyormuş. AB'den daha önemli Almanya'nın özel ilişkileriymiş. İngiltere Rusya'ya ateş püskürürken Almanya ve diğer ülkeler ortamı soğutmaya çalışıyor. Türkiye'nin yaklaşımı İngiltere ve ABD gibi değil, daha temkinli.

Demek ki, İngilizlerin Ortadoğu ve Orta Asya'daki çatışmacı tezleri artık çok da taraftar bulmuyormuş. Gürcistan'ı ateşe atanlar, dünyayı harekete geçirenler şimdilik başarısız olmuş.

Ortadoğu'da artık imparatorluk stratejileri çatışıyor. Yoksa İngiltere neden Jöntürkler'e yeniden ihtiyaç duysun! O zaman doğru yoldayız…

***


Selamlar

29 Ağustos 2008 Cuma

yine mi hudson


Burada bir yazı var.

Bir kaç gün önce "postal" başlıklı yazımda belirtiğim konuya The Wall street Journal'da Zeyno Baran değinmiş. Oda kim mi, Hudson toplantılarını organize edenlerden olduğunu söylesem, yalnış hatırlamıyorsam Beyaz Saray sözcüsü ile evli. Detayını bilemiyorum, ama yazdıklarını dikkate alanların sayısı hiçte az değil. Bu konuda bair kaç sefer yazmıştım. Arşiv'den bulunabilir.

Yazısında özetle bölgedeki son gelişmeleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan kutuplaşmaları yazmış, yazısının sonunda ise Türkiyenin yakın zamanda NATO üyesi ülkelerin politikalarına ters gelen konuları yazmış ona göre ortada yapılması gerek bir tercih var ve soruyor, Türkiye NATO'yu terk eder mi?

Sizce, Selamlar

çullanma


Hiç çullanmaya maruz kaldınız mı? Ben kaldım hemde birden çok kez. Yani bu konuda bayağı deneyimliyim. Tecrübelerime dayanarak kısaca anlatayım bu çullanmanın ne demek olduğunu.

Birden çok etkenin güçlerini birleştirerek fiziksel veya ruhsal olarak belli ve tek bir hedefe saldırmasına ben çullanma diyorum. Yani olayın en önemli özelliği birden çok etken olması (buna buradan sonra düşman diyeceğim) diğer önemli özelliği ise fiziksel veya ruhsal olması.

Yine tecrübelerime göre çullanma kısa vadeli bir hareket ve sonuçları orta vadede çullanma ortakları açısından hiçte parlak değil. Biraz açayım. Çullanma olayında her düşman tek başına ele alındığında hedeften daha zayıf ve saldırmak için kesinlikle birden çok ortağa ihtiyaç duyuyor. Ancak her çullanma, ortaklardan birinin direkt bir hareketi ile başlıyor gerisi son derece hızlı gelişiyor. Çullanmanın başlangıç aşamasında baskın karar verici mantık değil korku. Çullanma fiili esnasında (dikkat bu fiziksel veya ruhsal olabilir) ise her bir düşman ayrı ayrı değerlendirildiğinde baskın karar verici hınç duygusu, yani artık korku yok. Ama bu çok kısa sürüyor, çünkü hınç duygusu uzun sürdükçe gücü zayıflıyor ve yerini tekrar korkuya bırakıyor. Korkunun ise ilk yaptığı çullanma ortaklarını birbirine daha da yaklaştırmak, korku belli bir seviyenin üzerine çıktığında güvensizlik duygusu idareyi ele alıyor, önce düşmana karşı güvensizlik iken daha sonra bu artarak çuvallanma ortaklarına karşı güvensizliğe ulaşıyor. Sonrasını tahmin etmek zor değil.

Tecrübe konuştu.

Malum son zamanlarda uluslararası arenada çok sert tartışmalar var. Eksen kafkaslar gibi görünsede asıl problem yeniden ciddi olarak güçlenen Rusyanın hemen her alandaki tavrı. Su üzerinde duran sebep ise Rusyanın destursuz bir şekilde Gürcistanı yerle bir etmesi. Bu kısıma çata pata girişmesi desem aslında daha açıklayıcı olur. Çünkü dünya üzerinde bu oyun uzun zamandır bu şekilde oynanmıyor. Önce karşılıklı atışmalar, göstermelikte olsa diplomatik yolların denenmesi ve tabiki tüketilmesi ve sonunda askerler olaya dahil oluyor. Hatta olayın bir tarafında ABD bulunuyorsa (ki genelde bulunuyor, mesele bayağı bi dramatize ediliyor, hatta sanıyoruz ki melek ABD hasmına karşı evreni korumak içinelinden geleni yapıyor.

Hemen hemen bütün batılı toplumlar Rusyaya karşı bir şeyler yapılması konusunda hem fikir, NATO bile hemen bir kaç gemi falan yolladı. (dikkat Irakta NATO müdahalesi yok) Tabiki o gemilerin orada olmasının askeri olarak fazla bir anlamı yok, en azından Ruslar herhangibir çatışma durumunda o gemileri dakikalar içerisinde hallederler. Ve bu sır falan değil, hemen herkes 10 tane gemi ile yapılabileceklerin sınırlarını biliyor.

O zaman kritik soruyu soralım; o gemilerin orada ne işi var? Tamamen buradayız mesajı vermek, kime?, herkese, ama başta Ruslardan korkan, korkmaya başlayan, korkabilecek olanlara karşı.

Ve bir sebebi daha var bir çullanma durumunda başlatıcı olmak.

Son duruma baktığımızda Rusyaya karşı bir çullanmanın başlamakta olduğu görülüyor, NATO karadenizde, batı ülkeleri peşi peşine açıklamalar yapıyorlar, Rusyadan karşı açıklamalarda geç kalmıyor. Bu arada fiili olarak bağımsız olan iki bölgede ülke olarak bağımsızlıkları ilan ettiler. Tabiki bunların tahmin edilebilir gelecekte Rusya güdümünde olacaklarını söylemek zor değil. Eh Kafkaslarda iki tane kritik noktada Rus karakolu olması demek, batının gaz ve petrol konularında önmüüzdeki dönemde bayağı zorlanacağı anlamına geliyor.

Son 20 yıla baktığımda batıyı zorlayan hemen her konu Rusyanın güçlenmesine yaradı ve batı artık bu güçlenmenin önüne geçmek istiyor. ) Bkz, petrol ve gaz fiyatlarında yükselişler ve düşüşler bunun yanına Rusyadaki oligarkların hızlı bir şekilde Rusya devletinin eline geçmesi veya güdümüne girmesi)

Peki şu anda fiziksele dönemeiş olan ve bence çokta sertleşmemiş çullanmanın daha da sertleşmesi (bence şu anda karşılıklı bir hırlaşma var) sonucunda neler olabilir? Bir kere Ruslar açıkça Polonyayı tehdit ettiler tabiki Ukraynayıda. Malum Polonya yakın zamanda ABD ile füze anlaşması yaptı buna göre ucu moskovaya dönük ABD füzeleri Polonyaya yerleştirilecek, tabiki Ruslar için kabul edilemez bir durum ve cevap geldi;

Vururuz !!!

Polonyanın Ruslara cevabı ise gecikmedi ve ABD için bir hayal kırıklığı oldu;

"İstediğiniz zaman gelip denetleyin bizi"

Şöyle bir düşünelim, Polonyadaki ABD füzelerini ve tesislerini denetleyen Ruslar.

Eh durum böyle olunca da Karadenize gelen NATO gemilerine çok şaşırmamak lazım. Ve ilginç bir nokta daha Montro anlaşmasına göre artık herkesin öğrendiği gibi boğazlardan karadenize gelen kıyısı olmayan ülke gemileri karadenizde en fazla 21 gün kalabiliyorlar. Bu durumda NATO gemilerinin 21 gün sonra çıkmaları lazım. ya çıkmazlarsa Ruslar Türkiye sorumlu diyor. Kesinlikle Türkiye sorumlu ama sorun Rusyanın sorunu. Ve çözecek olanda Rusya. Bu durumda bence hem Rusların eline hemde Türkiyenin eline müthiş bir koz veriyor.

Her kapıyı açacak altın bir anahtar gibi. Kim daha yüksek teklif verirse onun kapısını açacak ve o gemiler orada olduğu sürece limitsiz kullanılacak bir anahtar, müthiş bir koz. Rusların bu tür kozları kullanması bayağı sert oluyor. (Bkz. Gürcistan Güney Osatyaya girerek Ruslara bir koz verdi ve Ruslar o kozu Gürcistanı yerle bir ederek kullandı)

Bakalım Türkiey bu kozu nasıl kullanacak

Selamlar

27 Ağustos 2008 Çarşamba

M H P


En son ne zaman açıklama yaptı bilmiyorum ama uzun zaman olduğu kesin. Bahçeliden bahsediyorum. Bu yazının konusu MHP. Dün geniş kapsamlı sayılabiliecek bir basın toplantısı yaptı Bahçeli. Kimse kusura bakmasın söylediklerinden bir iki konu hariç hemen hiç bir şey aklımda kalmadı desem yalan olmaz. Zaten genelde Sn. Bahçeli'nin söylediklerinden çok fazla şey aklımda kalmıyor. Bunun üzerine geçmişte düşünmüştüm. Tabiki Bahçeli ekseninde değil, çok daha eskilerde okul yıllarında. O zamanlarda da hocaların söyledikleri çok fazla aklımda kalmazdı.

Ben buna akademik uslüp diyorum. Malum ülkemizde üniversitede kariyer yapmak iin bayağı bi yontulmanız gerekiyor ve kişisel gözlemim bu yontulma esnasında % 90 oranında bir kesim akademik bir üslüba sahip oluyor onların konuşmaları dinlemek ile herhangibir konuda doktora tezi okumanın bana hissettirdiği şey aynı. Yani bilgi, beceri, kişilik vs. konularında akademi camiamıza diyeceğim bir şey yok ama bu akademik üslup oldukça gıcık.

Neyse konuya dönersek, Bahçeli'nin üslubuda aynı. Bunu sadece seçim meydanlarında biraz aşıyor onda da takip edebildiğim kadarıyla belli bazı sloganlar ve konuları güzel işliyor, dikkat çekiyor, MHP'nin sahiplendiği konuları saipleniyor, milli duygularının önemli varlıkları arasında sayan hassas insanları okşuyor vs vs vs. Tabi seçimler sonrası yeniden tahmin edilebilir Bahçeli oluyor.

Bunu biraz açayım. Son seçimlerin hemen öncesi ve hemen sonrasını ele alalım. Geçen dönem meclis dışındaki bir MHP vardı ve düşünüyorumda meclis dışında kaldığı dönem boyunca MHP'nin yeniden meclise dönebilmek için yaptığı şeyler nedense aklıma gelmiyor. Yani bence MHP o dönemde meclise dönmek için gerekli gayret göstermedi, ama konjonktür onu yeniden meclise taşıdı. Burada atlamamayım, meydanlardan attığı ip bana kalırsa MHP'ye oy kazandırmak bir yana belki kaybettirdi bence o ip sadece kemikleşmiş MHP tabanına yönelik bir sinyaldi "değişmedik bizim için çalışın", gerisi gelmedi. Ama sonuçşta konjonktür MHP'yi meclise taşıdı. Bu satırların yazarı o dönemde MHP'nin az farkla meclis dışı kalacağını defalarca yazdı, ama seçimlere çok az bir süre kala bu tahminimi değiştirdim. Sebebine gelince mecliste yer alacak kontrol edilebilir MHP ile AKP'ye yaptırılamayan bir çok konu MHP eli ile AKP'ye yaptırılabilirdi. Tabi ki önümüzdeki dönemde Bahçeli'nin Türban konusunda olduğu belli bazı konularda da elinde olmayarak yada gücü yetmeyerek ve istemeyerekte olsa MHP'nin fitilini atreşleyeceği bazı adımların atılacağını tahmin etmek zor değil.

Tabiki bunun kararını Türkiyenin yeni derin devleti verdi ve verecek. Zaten seçimler sonrası MHP'ye ve yaptıklarına bakarsanız, bunu izlerini görürsünüz, hemen aklma gelenler DTP'nin elini sıkması, Başkabakanın elini sıkması ve son zamanın en önemli konusu ve daha kapanmamış olan Türban.

Benim bildiğim Bahçeli o türban adımını kesinlikle atmazdı. Kişiliğinden yada partisinden dolayı değil. Ben görüşüme göre Türkiyede akademik kariyeri bulunanlarn %90'ı bu tür adımlar atmazlar. O dönemde de yazmıştım ve şu anda da aynı fikirdeyim. Türban konusu kesinlikle yeni anayasa, Cumhurbaşkanlığı seçimi, AKP'nin kapatılma davası vs.'den çok daha önemli. Ve çözülecek. Neyse bu bu yazının konusu değil, konuya döneyim.

Yine bu blogda MHP ile ilgili yazdığım bir yazmda MHP'nin Türkiyedeki olası kutuplaşmada nerede duracağını tespit etmesinin çok önemli olduğunuda vurgulamıştım. Çünkü yakın zamanda iyice doruğa çıkan saçma laik-anti laik zıtlaşmasında laik cephede bayraktarlığı CHP, anti laik tarafta AKP yaparken MHP'nin neyin temsilcisi olacağı belli değildi. Ve neyin temsilcisi olduğu belli olmayan bir partinin mecliste işi ne şeklinde düşünmek, bence en az %40'lık bir kesim olduğunu düşündüğüm kafatasçı olmayan kime oy vereceğinin hesabını yapan Türk seçmeni için hiçte zor değil.

Bugün geldiğimiz nokta çokta farklı değil. MHP'nin neyi temsil ettiği hala son derece flu. Mesela yarın CHP ve MHP belli odaklar tarafından yeniden yakınlaşmış gösterilse kimin garibine gider. yada yarın MHP çıkıp Türban konusunda tavrımız bellidir hatta son olanlar bizi daha da isteklendirmiştir, bu işin çözülmesi şeref meselesi olmuştur, neye mal olursa olsun bunu çözmek için elimizden geleni yapacağız gibi son yılların en sert siyasi mesajını verse...

Nasıl? MHP, Bahçeli ve son 10 yıldaki çizgiye bakarak bu ikincisi çok çok daha akla uzak geliyor değil mi? Peki resimdeki Behçeli yerine rahmetli Türkeş'i koyunca. O kadarda uzak durmuyor. hatta yakışıyor bile diyebiliriz.

O zaman acıtıcı soruyu soralım. Türkeş MHP'sine MHP dersek, bugünkü MHP'ye ne diyeceğiz?

Selamlar

26 Ağustos 2008 Salı

Postal


Eskiden olsa işler daha kolaydı. Peki ya şimdi? Gürcistan ve Avrasya denilen cografya üzerindeki zıtlaşmadan bahsediyorum. Hoş biraz geri çekilince zıtlaşmanın sınırlarının bayağı genişlediği görülüyor. Şöyle kısaca bir ufuk turu yaparsam; 91'de SSCB'nin yıkılışı sonrasında ABD hemen her tarafta istediği gibi davranmaya başladı. Zaten aşağı yukarı aynı dönemde birinci Irak müdahaleside gerçekleşti. Bunun öncesindeki son durumda ABD ve SSCB'nin birbiri ile çatıştığı (soğuk-sıcak farketmez) yerlere bakınca bugün ile çokta farklı olmadığı görülüyor. Sayayım, Afganistan, Irak, Karadenizin üstü, eski Yugoslavya (bugünün Hırvatistan, Sırbistan ve Bosna'sı), Güney Amerikada özellikle Venezuella)

İlginç değil mi bugünde ABD bu bölgelerde rahat değil oysa SSCB'nin yıkılışı ile bu bölgelerde rahatlaması gerekiyordu, hadi lafı sakınmayayım, buraların ABD'nin yeni sömürgeleri olması gerekiyordu.

Şimdi ABD açısından acıtıcı soruyu sorayım, tamam bu bölgelerin bazılarında çok bazılarında az olmak üzere belli bir ABD etkisi var ama sizce hangisi için ABD sömürgesidir diyebiliriz?

Cevap bence hiçbiri. Aslında bunların tamamı ayrı bir yazının hatta meseleye akademik açıdan bakarsak tamamındaki güç dengeleri ayrı doktora konuları belkide kürsü konuları. Sadece bu bile ABD'nin başarısızlığını göstermeye yetiyor, arada geçen 25 yıl (birde bunun öncesi var) yanında karşında seninle boy ölçüşecek kimse yok ve sonuç başarısızlık, üstüne üstlük aradan geçen 25 yılda izlediğin politikalar sonucu karşınca artık irili ufaklı bölgesel yada global anlamda güç odakları oluşmuş durumda. Artık adınla beraber herhangibir sorundasenin getireceğin çözüm önerilerinin tamamının sesten hızlı uçan ve binlerce kiloluk bombalar içerdiği akla geliyor hemde dünyanın her yerinde.

Neyse ABD için bu yazıda bu kadar yeter. Geleyim Rusyaya. Daha önceki yazılarımda bir kaç sefer zamanında (6-7 yıl kadar önce) gülüp geçtiğim bir komployu paylaşmıştım. Buna göre SSCB'nin dağılmasının eski KGB'nin en büyük ve en başarılı operasyonu olduğuydu. İnanırsınız inanmazsınız. Ama buna inanan ve hareketlerini buna göre planlayan dünya üzerinde hiçte az olmayan bir etkili yetkili zümre var. Demek ki dikkate alınması gereken bir şey.

Biraz yukarıda ABD'nin başarısılığını belki birazda sert bir şekilde yazdım. Şimdi ikinci acıtıcı soruyu sorayım ABD açısından. Acaba aradan geçen 25 yılda dünya üzerinde aslında bize kafa tutacak kimse olmadığı gerçeği konusunda kandırıldık mı?

Sonuçta Afganistanda, Irak'ta , Avrasyada, Orta Avrupada işler bayağı karışmış durumda, eskiden bütün dünya postalını seçerdi, ABD postalı mı, Rus postalı mı? Oysa şimdi? Hemen aklıma gelen 5-6 postal var bu saydığım bölgelerde etkin ve tamamı etkilerini diğerlerine rağmen arttırmaya çalışıyor. Peki bunun sonu bir savaşa mı gider bence global anlamda onun için erken, çünkü bugünkü çıkar birinin total olarak kaybetmesi şeklinde değil. Çünkü ABD'nin belkide en büyük hatası olan globalizm artık kontrolden çıktı ve bütün dünyada Amerikancılığı yükseltmesi beklenirken kapitalizmi yükseltti, artık herkes gücü nispetinde çıkarlarının peşinden gidiyor. İşte bu yüzden de gerek ABD olsun gerek Rusya olsun gerekse diğer belli başlı ülkeler olsun bir konuda başka bazı ülkelerle kolaylıkla ittifak halinde olurken, bir başka konuda düşman kesiliyorlar.

ABD için üçüncü acıtıcı soruyu sorarak bitireyim. Son günlerde dünyanın en sıcak yeri olan Gürcistan ve civarında yerleşik halk olanlara ne diyor? bence cevabı vereyim, Rus uçakları tepemize bomba yağdırırken ABD uçakları neredeydi?

bana kalırsa bölgede eğer bir postal seçmek gerekirse seçilecek olan Postalın ABD'ninki veya Rusyanın ki olacağı konusunda çokta emin olmamak lazım.

Selamlar

15 Ağustos 2008 Cuma

60 yıl; dün bile değil !!!


Medeniyet tarihi diye bir şeyi ele alırsak sizce 60 yılın hükmü nedir? Bence hiç. 60 küsür yıl önce ABD japonyaya atom bombası attı. Herhalde geçen yüzyılın en önemli olayı buydu. Bunu yapan ülke bugün dünyanın süper gücü addediliyor. Son cümlede vurgu bugün kelimesinde.

Şöyle bir son 60 yılı taradığımızda ABD'nin başını çektiği uluslararası projelerden hangisi başarılı oldu, soruyu değiştirelim malum uluslarası ilişkilerde mutlak başarı yok, size göre başarılı olan mesela bana göre başarlı değildir. Meseleye ABD tarafından bakarsak ABD'nin başı çıktiği, herhangibir şekilde destek verdiği hangi proje başarılı oldu?

Ben gördüğüm ABD hep bir şeyleri kafasına göre düzenlemek peşinde oldu ve bunların tamamını ateşli olamayan silahları kulanarak yapmaya çalıştı ve bildiğimiz neredeyse tamamında iş öyle bir noktaya geldi ki silahların ortaya çıkması gerekti. Kiminde göreceli bir başarı elde etti ve direkt kendi askerlerine gerek kalmadı ama göreceli olarak daha büyük iş!!!'lerinde hep kendi silahlı gücünü kullanmak zorunda kaldı.

En sıcak örnek Irak, bu yazının konusu Irak değil ancak Irak'ın bu yazının konusu ile ilgili kısmını yazayım. Bugün Rusyaya sahip olduğu gücü verende aslında ABD oldu. Şöyle ki ABD Irak'ı işgal etti, düşmesi gereken petrol fiyatları kendisini katladı. Bu durumda bugünkü zenginliğini petrola borçlu olan Rusya yükselen fiyatlar sebebiyle güçlendikçe güçlendi ve imparatorluk hesapları içine girdi.

Yani ABD'nin enerji kaynaklarına yakın olayım, kontrol edeyim politikasının yan etkisi Rusyanın güçlenmesi olarak karşısına çıktı. Son söylentilere göre Gürcistan işinde masaya nükleerlerde geldi. Ayrıntısı burada.

Aslında yakından bakınca 60 yıl tarih olarak görünsede medeniyet tarihi gözönüne aldındığında 60 yıl dün bile değil.

Selamlar

12 Ağustos 2008 Salı

Pilav yeme adabı...


Vaktiyle kapatma davasından önceleri, burada defalarca Rusya'dan bahsetmiştim, bir kaç yazımda da kafkaslardan bahsettiğimi (yada yazının içerisinde) hatırlıyorum. Durumu çok kısa özetleyeyim.

Rusya, artık süper güç olmasa da hala çok güçlü ve gaz ve petrol sayesinde giderekte güçleniyor, gaz ve petrolünü birinci olarak Avrupaya satıyor. Buraya kadar sıkıntı yok ancak Rusya her satıcı gibi müşteriye yakın olmak istiyor, arada mümkün olduğunca komisyoncu, ortak, çantacı, nakliyeci vs. vs. istemiyor.

ABD, kendisini süper güç sayıyor, işin kötü tarafı etrafındaki ona yakın ülkelerde hala ABD'yi süper güç sayıyorlar ve işin en ilginç tarafı ABD'yi süper güç sanan ülkeler arasında pek öyle masaya yumruk vuracak güçte ülkeler yok. Mesela Gürcistan.

Avrupa Birliği, her daim olduğu gibi, süt oğlanı oynuyor, birileriyle çıkarlarını uyumlaştırma peşinde buda elini hem zayıflatıyor hemde yavaşlatıyor.

Ve kilit 3 ülke ve patlama hazır bomba kafkaslar. Ukrayna, Gürcistan ve Türkiye, bu 3 ülke Rusya için hayai önemde. Ukrayna'yı kadife mi, Turuncu mu her ne ise bir şekilde batının (bunu ABD diye okusak daha iyi) organizasyonu ile kaybetti. İkinci ülke Gürcistan da ABD yine bir oganizasyon ile kendi adamını devletin başına getirdi. Ama aynı taktik pek başarılı olamadı, sonuçta Ruslar hatalarından ders alan bir ülke ve ABD'nin elinde kartlar olduğu Rusya'nın da kartları var.

Bir kere Rusya yukarıda da belirttiğim gibi sattığı petrol ve gazın müşteriye ulaşmasında tam hakimiyet istiyor. ABD ise bunu istemiyor, AB'de bir fikir birliği yok, ama AB kaybeden tarafta olmak istemiyor.

Ukraynayı ABD alarak maçta öne geçti, Rusya ise şimdi Gürcistanı alarak durumu eşitlemeye çalışıyor. Aslında binlerce insanın öldüğü kalanların yaşamları dışında herşeylerini kaybettikleri bir ortam üzerine bu tür mantık silsileleri üzerine strateji kurmak her ne kadar iğrenç bir şey olsa da yapılması gereken şey bu.

Gelelim Türkiyeye Türkiye Güsrcistanın doğal müttefiki, ama ABD'nin değil, şu sıralar AB ile de çok öyle müttefiklik gibisinden bir ilişkimiz yok, yani Türkiye 10-20 yıl öncesinin dış işlerini müttefiklik ilişkilerine havale etmiş ülkesi değil. İlgili hemen her konuda kendi tezlerinin peşinde. Gürcistan konusuna gelince, bir kere iurası net, Gürcistanın birilerinin boyunduruğuna girmesi, bunun Rusya ve ABD olması önemli değil Türkiyenin işine gelmez, Türkiye için en iyi senaryo, Gürcistanın daha bağımsız politikalar izlemesi, zaten bugüne kadar ki politikada bu yöndeydi, (Bkz. Gürcistanda modernize edilen eğitilen vs ordu vb şeyleri Türkiye yaptı, Rusya yada ABD değil), peki Gürcistanın bu iki güçlü ülkeninde boyunduruğuna girmemesi mümkün mü? Artık değil, buradaki artık noktası Ukraynanın ABD konrolüne geçmesiydi. BU olunca artık Gürcistanda huzurun kalmayacağı belliydi.

Ukraynayı kontrol edemeyen Rusya Gürcistanda işi sıkı tuttu. BUgün çıkan savaşın gerekçesi olarak sunulan, Güney Osetyada Rusyanın hakimiyeti söz konusu, burayı kullanarak Gürcistanı taciz etti, Gürcistanda yemi yuttu, Güney Osetyaya girdi, Rusyada Osetyayı kurtarıyorum diyerek Gürcistana girdi.

Tabir caizse ABD Gürcistan pilavını ortadan yemeye başladı, Rusya ise kenardan, kimin doğru yaptığı ise pilav yeme adabında saklı.

Selamlar

31 Temmuz 2008 Perşembe

everything is negotiable*


Bugün ne olduğunu herhalde 2-3 yıldan önce öğrenemeyeceğiz. Tıpkı 2000-2007 yılları arasında Türkiyede neler olduğunu ancak şimdilerde öğrenebildiğimiz ve "vay arkadaş şu işlere bak" şeklinde tepkilediğimiz işlerde olduğu gibi.

Dün Ak Partinin kapatılması davası sonuçlandı. Sonuç tek cümle ile iddianamedeki laikliğe karşı fiillerin odağı olma suçu sabit yani AKP suçlu ancak parti kapatmaya yetecek oy toplanamadığından kapatılmadı.

Şöyle bir baktığımızda ergenekon davası ile AKP davası sanki birbirine karşıt olaylar gibi görünüyor. Masaya atılan kartlar gibi. Tabi birde atılmayanlar var. Aslında bu yazının konusu birazda onlarla ilgili.

Daha öncede yazmıştım. Kapatma davasının çoktandır AKP ile ilgisi kalmamıştı, herhalde bunu en erken Erdoğan farketmiştir. Bunu kapatma ertesinde partisinin içindeki, kapatma öznelli sorunun çözümüne karşı üretilen aslında son derece makul ve mantıklı önerilere (mesela anayasayı değiştirmek, anayasa mahkemesinin yapısını değiştirmek vb.) kulak tıkamasındanda anlamak mümkündü. Sonuçta Erdoğan'ın dediği gibi oldu. AKP son derece pasif bir iş yaparak kuraları bozanlara karşı kuralına uyarak hareket etti. ve kapatılmadı.

Bu dediğim durumu farkeden Erdoğan bunun hemen ertesindekileride bence gördür bir süredir de bunun sinyallerinei veriyor.

Bu noktada AKP'nin ilk defa hükümet olduğu döneme gidelim. O dönemde AKP'nin ilk icraati herhalde acil elem planını açıklamak olmuştu, içinde benimde bulunduğum esaslı bir kitle için acil eylem planında açıklanmayan ama kesinlikle olduğunu düşündüğüm iki başlık vardı, biri gerçekleşti diğeri ise gerçekleşmedi. Aslında tahmin etmişsinizdir ama ben yinede yazayım. Bunlardan birincisi Uzan'ların bitirilmesi, diğeri ise Doğan'ın bitirilmesiydi. Birincisi itina ile yapıldı. Peki ya ikincisi...

Gelelim bugüne aradan geçen yıllar içerisinde AKP'nin yaptığı ve yapamadığı heen her işinde Doğan grubunun baskısı hep oldu. İLk planda aklıma gelenleri sıralarsam, YÖK yasası gerginliği, atamalar gerginliği, 2B gerginliği, AB gerginliği, Kuzey Irak'a müdahale gerginliği, ABD'nin topraklarımızı kullanma isteği sırasında yaşananlar ve tabi aklıma hemen gelmeyen belki elli tane konuda daha, AKP ve Doğan'lar hep karşı karşıya geldiler.

Normal şartlarda hemen her karşı karşıya gelişte, sert atışmalar oldu, bir çoğunda Başbakanın hortumlarını kestik o yüzden bağırıyorlar cevabı ve bu cevabın hemen ertesinde gelen akıllara gelen soru, madem hortumları kesecek gücün var neden hala ayaktalar?

Kapatma kararı öncesinde özellikle son bir ayda (tamda ergenekon soruşturması esnasıanda dokunulamazlara dokunulduktan sonra) Doğan grubu ile AKP arasındaki yakınlaşma artık gözle görülür hale gelmişti. Daha önce burada belirtmiştim aslında kapatma davasının önemli olmadığını, bana göre kapatma davası vs. son dönemde Anayasa Mahkemesinin önüne gelen önemli kararlar arasında kendisine ancak 3 numarada yer bulabiliyor. Kendime göre sıralarsam, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olmasını engelleme amaçlı 367 kararı davası benim bir numaram, iki numara Türban kararı.

Sebebi açık bana göre AKP sadece Türkiyede 150 yıldır iktidarda olan zihniyetin değişmesi esnasında kullanılan bir araç. Bunun ötesinde bir anlamı yok. İtirazınız mı var? Hemen şu soruya açık yüreklilikle cevap verin: Geride kalan iktidarı döneminde kritik zamanlarda sahip olduğu güçten beklenen reaksiyonları gösterme konusunda hep çekingen olan AKP'nin sizce Ergenekon Soruşturmesının bu noktaya gelmesinde ne kadarlık bir etkisi olmuştur?

Soru basit ama cevabı bence acı, hemen hemen hiç. Peki engelledi mi? Hayır. Bence AKP'nin ne engelleyecek ne de üzerine gidecek bir cesareti yoktu. Peki ne yaptı? Bence en tehlikeli ve Başbakanın en iyi yaptığını düşündüğü şeyi...

Selamlar

* Herşey müzakere edilebilir.

22 Temmuz 2008 Salı

iyi de ...


Herhalde yönetim sanatının en kadim sorusudur:

"Lider mi önemlidir yoksa organizasyon mu?"

Tabiki soru bu kadar basit değil, çünkü bunlar değişken hemen her şeyden etkileniyorlar kimi durumlarda lider kimi durumlarda ise organizasyon öne çıkıyor. iyi de bu kimi durumlara göre hangisinin öne çıkarmamız gerekli.

Birazcık açayım, belli bir kriz ortamını anormal zamanlar olarak adlandırırsak normal zamanlarda organizasyon daha önemlidir diyebiliriz bu durumda normal zamanlarda liderin gücünü, insiyatifini yada her ne derseniz, azaltırsak daha iyi !!! olacağını düşünebiliriz. Peki bu durumda anormal zamanlarda liderin gücünü arttırırsak daha mı doğru bir hareket olur. Normal zamanlarda liderlik vasıflarını geliştirme şansı vermediğimiz birine, anormal zamanlarda nasıl güvenecegiz. Hele ki bu zamnlarda alınan kararaların telafisi son derece zorken.

Bana bunları düşündüren şey, artık iyiden iyiye bloğumu esir almış olan ergenekon konusu. Bugünün sabah flaşı, iddianamede ergenekon'un bir numarasının olmadığı yönünde haberler.

Bir şeyi buraya kaydetmek istiyorum. Yönetme sanatına dünya tarihi boyunca en büyük katkıyı herhalde anarşistler yapmıştır. Düşünsenize yerleşik ve organize bir güce ve onun imkanlarına karşı elinizde son derece kısıtlı imkanlar ve ucunda%50'den fazla bir ölüm ihtimali var. Buna karşı mücaledeki en büyük silahınız ise yönetme sanatı.

Yukarıda bahsettiğim, "lider mi, organizasyon mu?" ikilemine anarşistlerin getirdiği çözüm cidden dahiyane. Gevşek ve hücre tipi yapılanma. Yani bir örgüt kuruyorsunuz ve bu örgütte temel şeyler belirleniyor, hedefleri belirliyorsunuz mesela sonra hücrelere bölüyorsunuz her hücrenin kendi lideri ve kendi organizasyonu var, işin vurucu tarafı hücreler birbirlerini tanımıyorlar, bilmiyorlar.

Galiba bu ilk defa G.Amerika ülkelerinde uygulandı, sonuç başarı !!!. Şimdi ergenekon'a bakıyorum da, normal dünyada üst seviyede olan neredeyse herkes birbirini tanıyor. Orta ve alt seviyedekilerde durum nedir bilmiyorum. Yalnız açık olan bir şey var. En basitinden ölme ve öldürme yeminleri ettirenler içerde olsa da o saçma yeminlere edenler galiba içeride değil.

Bu kadar hengamede insan ister istemez soruyor "İyi güzel, liderler burada diyorsunuz tamam ama organizasyonun kalanı nerede?

Selamlar

18 Temmuz 2008 Cuma

medenilere galebe


Bir kere şunu kabul edelim. Bugün ergenekon ile gündemde olan isimlerin önemli bir çoğunluğunun gerek kültür, gerek yaşayış ve gerekse zeka seviyesi olarak ortalama bir insandan çok daha üst seviyede olduğu aşikar.

Kısaca bir bakarsak; Hurşit Tolon, orgeneral, TSK'nın en tepesinde görev yapmış, Şener Eruygur yanı şekilde, Veli Küçük, bir çoklarına göre çok çok derin bir organizasyonu kuran ve yöneten biri, Sinan Aygün, nalburluktan bu noktaya, Mustafa Balbay, gazeteci, İlhan Selçuk aynı şekilde, hatta tetikçi olduğu öne Sürülen Osman Yıldırım (yada Gündüz'müydü tam hatırlayamadım, ismi önemli de değil) bunca yıldır yeraltında karışmadığı iş kalmamış hala hayatta. Listeyi uzatmak mümkün ve çok kolay.

Lafı getireceğim nokta ünlü bir söz;

"Medenilere galebe ikna iledir." Bunu bu devrin insanı ikna ile yenilir, diye de anlamak mümkün.

Şöyle bir çıkarım yaparsam, ortalama insanları 0 noktasına koyunca yukarıda bahsettiklerim 0'ın sağında bir yerlerde oluyorlar, mesela medenilik skalası desek bunun adına, yukarıda saydıklarım rahatlıkla medeniler tarafında değişik yerlerde bulunabiliyorlar. Tabi tamamen soyut bir şey benim ki, neyse.

Buradaki haberi okuyunca aklıma bu söz geldi.

Çünkü gözlatına alınanların öncesi ve sonrasındaki tavırlarında çok ciddi değişiklikler var. Hatta bu değişiklikler kolaylıkla gözaltı öncesinde aynı safta yer aldıkları arkadaşları tarafından hainlikle suçlanabilecek değişiklikler içeriyor. Bunun nedeni ne olabilir?

Selamlar

17 Temmuz 2008 Perşembe

bu kadar günah çıkarma yetmez mi?


Son bir haftadır eski bir defter açıldı. Önceki yazımda da belirtmiştim 2001 yılı Türkiye için çok çok önemliydi. Hatta alıntılayayım;

"Bizde de bir süredir böyle oluyor. Mesela tam tarih verecek olursam Ben 2001 yılını veririm. 2001 yılı Türkiyenin dibe vurduğu yıl oldu. Ekonomi dünyasında, iş dünyasında, siyaset dünyasında çok kişiler ve partiler ve tabiki akımlar o yıl içerisinde tarih oldular."

İşte bunlardan biride Bülent Ecevit, partisi ve temsil ettiğini düşündüğü akımdı. O dönemde kimler baskı yapmamış ki, gazeteciler, iş dünyası ve pek tabiki askerler. Bu satırların yazarı da o dönemde ecevit'in artık bırakmasını düşünüyordu ama kesinlikle bırakıp gitmesini değil. Çünkü o dönemdeki bırak git'cilerin amacı olması gerektiği gibi bir bırakma istemiyorlardı, Ecevit'in yapacağı bir bırakıp gitme herhalde memkeleti kendilerine bırakıp gitme olmayacağından. Tabi zaman herkes için geçti ve bugünlerde gelindi. O zamanın bırak git cephesi gücünü kaybede kaybede bugün hakkında iddianame hazırlanan, tutuklanan, gözaltına alıncaklar içerisinde ismi geçenler haline geldi.

İyi güzelde hemen her gün "evet evet ecevite bırak git diyenler içinde şu da vardı" şeklindeki haberler neden şimdi ortaya dökülmeye başlandı. Bence bunu tetikleyen şey geçen hafta içinde DSP'de Rahşan Ecevit tarafından çıktığı düşündüğüm rahatsızlık. Buraya bir virgül koyup DSP'nin şu anda ne bence olduğunu yazayım.

Bir kere DSP bugün itibari ile bitmiştir. Seçimlerin öncesindeki Türkiye tablosunda bir yazımda DSP'yi yorumlamıştım. Özetle o dönemi DSP, ANAP-DYP sağda birlik saçmalığına nispet yaparcasına, CHP ile solda birlik aculluğu ile geçirmeseydi, baştan itibaren CHP'yi ve onun AKP iktidarının ilk dönemindeki kişiliksiz muhalefet anlayışının karşısında sert bir şekilde dursaydı, bu kadar lafa gerek yok aslında, DSP o dönemde Türkiyede gerçek anlamda tek sol parti var o da DSP'dir, deyip sol söylemlerle halkın karşısına çıkıp hedefine de öncelikle CHP'yi, sonrasında AKP'yi alsaydı, en az CHP kadar oy alırdı.

Çünkü 22 temmuz seçimleri Türkiyede bir çok konuyu açıklığa kavulturdu, sağ-sol kavramları ve hem sağın hemde sol'un kendi içerisideki ağırlıklarını. Eğer böyle bir strateji izlemiş olsaydı, bugün bugün yaşaıdığımız gerginliklerin bir çoğu yaşanmayacak ve Türkiye solda belkide gerçek bir muhalefet partisine sahip olacaktı. Oysa DSP bunun yerine korkak bir tavır ile CHP'ye yamandı ve seçimlerde hiç bir varlık gösteremedi. Ve Türki siyasi hayatından silinip gitti.

Seçimlerden bu yana DSP'nin adını ne zaman duyduğuma bir bakıyorumda en ciddi olay, şu son Ecevit' e bırak git baskısı olayları. Yani DSP'nin adını bile hala Ecevit duyuruyor. Böyle bir parti sizce herhangibir seçimde ne yapabilir? Olası bir seçimde yapabileceği şeyler bu kadar açıkken hali hazırda ne kadarlık bir gücü olabilir?

Her neyse konuya geri döneyim. Neden şimdi Ecevit ile ilgli herkes bir günah çıkarma yarışına girdi? Bu sorunun cevabını Ecevit'in kişiliğinde aramak lazım, özellikle de son 10 yılında.

Bir kere şu gerçeğin altını çizelim, belki bundan 20 yıl önce Türkiye içerisinde bu kadar etkin olmayan bazı gruplar ve oluşumlar hadi açık açık yazayım, cemaatler bugün tartışılmaz bir şekilde etkinler. Özellikle F.Gülen cemaatinin belli bir ücü var ve bu güç yine açıkça yazayım, yüksek askeri çevreler, sıkı laikler, düzenin devamından yana sermay grupları, TÜSİAD, büyük patronlar, beyaz Türklerin ciddi bir kısmı, sanat dünyasının kesretli çoğunluğu tarafından pek hoş karşılanmıyor, sadece bununla kalsa iyi, gazete sayfalarına, tv kanalarına, açık oturumlara, yerel ulusal kongre, toplantı, sempozyum, ev,komşu, arkadaş ziyaretleri, geyik muhabbetlerine bile belki bire beş katılarak konuk oluyor. Bunların düşüncesine göre devlet kurumlarının önemli bir kısmında söz sahipleri, belli bakanlıklar onların emrinde, emniyet neredeyse tamamen onların elinde, askerler içerisinde çok ciddi bir güçleri var, milli eğitim camiasında da onlardan habersiz kuş uçmuyor vs.

Bunların hemen hepsinde belli bir gerçeklik payı olduğunu bende düşünüyorum ama ne kadardır bilmiyorum. yalnız şurası açık 20 yıl öncesinin Türkiye debkleminde durum böyle değildi. Zaten bu konuda benim ne düşündüğüm önemli değil, önemli olan bir üst paragrafta belirttiğim kesimlerin ne düşündükleri, eh onların düşünceleri de (yada paranoya mı demeliyim) açık.

Ecevit'e dönersem, son 10 yılına baktığımızda Ecevit ve icraatlarında özellikle bu kesimleri son derece memnun eden şeyler var. Yani bu grubu öven açıklamalar, yurtdışındaki okulları ziyaret, bazı etkinliklere katılmalar vs. Acaba diyorum, Ecevit hakkında bunca günah çıkarma ile devlet içindeki etkin olanlara karşı acaba bir sinyal mi var diyorum.

Selamlar.



15 Temmuz 2008 Salı

önyargı


Önyargılarınız var mı? Kimse yok demesin, bence herkesin ön yargıları vardır. Kimisi bunu dizginleyebilir kimisi de yapamaz. Bazıları ise yapmaz. Zaten bunu yapmayanlar için altıncı his ile ön yargı arasındaki çizgi iyice belirsizleşmiştir.

Böyle bir girişi neden yaptım. 1997 yılında ben okuldayken sinemalara yeni bir film gelmişti o dönem yıldızı parlayan Mel Gibson ve herhalde yaşayan en güzel gülüşe sahip bayanlardan biri olan Julia Roberts'ın oynadığı "Conspiracy Theory" (komplo teorisi-burada) filmi. Film ABD derin devleti içerisindeki bir tetikçi ve o derin devlete açtığı savaşta öldürülen birinin (galiba savcıydı) kızının öyküsünü anlatıyordu.

Aslında filmin ne anlattığı bu yazının konusu değil ama filmin son sahnelerinden birinde aslında anlıyorduk ki derin devlete bir şey olmadı sadece kabuk değiştirdi. Tabi bu konu seyircinin çok üzerinde duracağı bir şey değil, çünkü kahraman kurtuldu, julia kurtuldu ve derin devlet artık "emin!!!" ellerde. O zaman filmin Braveheart'ın gazı ile çekilmiş, b sınıfı bir film olduğunu düşünüp önyargıma yenilip izlememiştim. Oysa bir çok konuda insanın olaylara bakışını değiştirebilen bir film olduğunu yaklaşık 7-8 yıl sonra izlediğimde fark ettim.

Bugünlerde filmlerden gidiyoruz.

Son zamanlarda ergenekon ile ilgili bir sürü haber-yorum vs vs üzerimizi boca ediliyor, kimisi tutarlı kimisi tutarsız. Özellikle hakim medya diye adlandırdığımda kim olduğu hemen anlaşılacak grup tarafından dillendirilenler soruşturmanın, iddianamenin artık ne derseniz, değerini düşürücü nitelikte.

Dün Star gazetesinin haberinde bu tür haber yorum vs'ninde ergenekon'un planı olduğu hatta bunu stratejiye döktükleri haberleştirildi. Benim özellikle dikkatimi çeken bir yorum var bunların arasında; "Türk derin devleti bağırsaklarını temizliyor" şeklinde olan. Nerede duydum yada okudum bilemiyorum. Ama bence en tehlikeli yorumda bu.

Yani denilmek isten,yor ki ergenekon bu yakalanan kişilerin, planların vs çok üzerinde bir yapıdır, hatta bu yürütülen operasyonda ergenekon'un insiyatifi ve yönlendirmesi altındadır. Yakın zamanda bu türden tezviratın artması ile hem toplum kesimleride hemde başta yargı bürokrasisi olmak üzeri bürokraside ergenekon'un boşluğunu doldurmak için neo-ergenekon yapılanmalar olabilir. Daha bir kaç gün önce galiba Bursada ve eş zamanlı olarak 11 şehirde yapılan operasyon ile ele geçirilen çetenin özelliklerine baktığımızda da, son 3-4 yılda yakalanan çetelerin yakalandıkları şehirlerde oluşan boşluğu doldurmak amacıyla kurulduğunu ve bayağıda başarılı olduğunu gördük.

Aynı durumun ergenekon konusunda olabileceği ihtimali bence bayağı büyük. Susurluk sonrası yaşananlara bakınca o zaman gösterilen tepkinin boyutu ve olayın ele alınış tarzının halk seviyesinde bugün ergenkon olayında gösterilmedği çok açık. Bunu en kısa yoldan şöyle ifade edebiliriz. Susurlukta ortaya çıkan en banal tanımıyla sağcı çetelerin devletteki uzantılarıydı, bugünküler ise sağcı olmayanların uzantıları. O zaman halk içerisinde susurluk konusunda pro-aktif olan çevreler bugün ergenekon'un ne olduğunu anlamamakta direnen ve bazıları itibari ile avukatlık rolüne soyunmuş olanlarla ile aynı.

Yanlış anlaşılma olmasın burada kamuoyu önünde belli bir tanınırlığı olanlardan değil kapı komşumuz bile olabilecek normal vatandaş seviyesinde insanlardan bahsediyorum. Bu durumda o günkü tavırlarınında şimdiki tavırlarınında sebebinin bilgi, belge vs değil önyargı olduğunu söylemek herhalde yanlış olmayacaktır.

Önyargılarımıza yenik düşmemek dileğiyle, selamlar.

14 Temmuz 2008 Pazartesi

basit bir plan


Herhalde bana bugüne kadar izlediğim en iyi 25 filmi say deseler Sam Raimi'nin "A Simple Plan" filmini mutlaka sayardım.

Filmin konusu çok önemli değil ancak yinede yazayım. Mafyanın 4 milyon dolarının olduğu uçak küçük bir kasaba yakınlarında düşer içindeki para çantasını kendi halinde biri bulur, bu birinin azıcık safça bir kardeşi ve bir karısı vardır, küçük, basit, sıradan bir amerikan kasabasının sıradan ailesi. Sonrasında para bu sıradan insanları oldukça değiştirir. İzlemediyseniz, mutlaka izleyin.

Dedim ya konu o kadar önemli değil, filmi çekici kılan ipin ucu kaçtığından insanların neler yapabileceğini göstermesi, birde filmdeki kahramanlar sıklıkla başarı şansı yüksek basit planlar yapıyorlar, ama sonuç pekte hesapladıkları gibi olmuyor. Önceleri çok basit ve başarılı olacak gibi görünün planlar film izledikçe giderek karmaşık hale geliyor, ancak planların sahiplerince başarıya ulaşakları konusundaki imanda bir azalma olmuyor. Bu konuda tereddütünü dile getiren ise çok geçmeden senaryo dışına çıkıyor.

Bizde de bir süredir böyle oluyor. Mesela tam tarih verecek olursam Ben 2001 yılını veririm. 2001 yılı Türkiyenin dibe vurduğu yıl oldu. Ekonomi dünyasında, iş dünyasında, siyaset dünyasında çok kişiler ve partiler ve tabiki akımlar o yıl içerisinde tarih oldular. Tabi bazıları bunu planladı, bazıları planlayanların planlarını okudu ve ona göre davrandı bazıları için bu ikisini de yapamadı ve gücünü kaybetti.

Bu kadar soyut yazmaya da bilirdim ancak bu yazıda önemli olan bu bazılarının kimler oldukları değil. Bu yazının konusu basit bir plan.

İşte belki son sonuçlarını yada ilk sonuçlarını (bu da önemli değil) 2001 yılında gördüğümüz plan ile 2008 yılına kadar geldik. Şimdi neden ilk veya son sonuç kavramının önemli olmadığını kısaca anlatayım.

Biraz yukarıda yazdım birileri plan yaptı, birileride yapılan planı okudu. Bu iki zümre arasında aradan geçen 2001-2008, yani 8 yıllık süre içerisinde kesinlikle kazanan kesim planı yapanlar değil, planı doğru okuyanlar oldu, bundan sonra kesinlikle kazananlar yine planı doğru okuyanlar olacak. Çünkü plan yapmak sonuçta belli bir maliyete katlanmak demek, ve plan yapma ile katlanılması geren risk kesinlikle, planı okumak için katlanılan riskten çok çok dafa fazla.

Ve son 1 yıla girdiğimizde aradan geçen yıllarda giderek dahada güçlenen planı doğru okuyanların kendi planlarını izlemeye başladık. Son bir yılın gelişmelerine şöyle bir bakınca bende öyle bir kanı oluştu.

Selamlar

11 Temmuz 2008 Cuma

üçüncü


Son zamanlarda giderek sıklaşan ikili görüğşmelereden sonuncusu, dün cumhurbaşkanı ile bir önceki Genelkurmay başkanı arasında oldu.

Şöyle bir hatırlarsak bundan önceki buluşma (bizim bildiğimizi kadarıyla) başbakan ile aşağı yukarı 1 ay sonra genelkurmay başkanı olmasına kesin gözüyle bakılan kuvvet komutanı arasında olmuştu.

Daha önceki ise 27 nisan e muhtırası sonrasında başbakan ve genelkurmay başkanı arasında olmuştu.

Bu yazının konusu bu buluşmalarda nelerin konuşulduğu değil, buluşmaların kendisi.

Hepsine teker teker bakalım.

İlk buluşma öncesinde yeni cumhurbaşkanı seçilecek, bunun anlamı bazılarına göre son kale olan Cumhurbaşkanlığının kaybedilmesi, bunun daha açık anlamı, kendisini devletin, milletin, ülkenin sahibi daha da ötesi efendisi sanan belli bir zümrenin elinde tuttuğu ayrıcalıkların daha hızlı bir şekilden elinden alınması demek.

yani hayati bir durum söz konusu iken tamda bu ortamda askerler hükümete muhtıra veriyorlar, herhalde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kısa ömürlü muhtırası oluyor. Bunun sebebi ise hükümetten kriz dönemlerinde görmeye alışık olmadığımız netlikte ve sertlikte bir cevap gelmesi. Bu ahvalde malum görüşme oluyor, taraflar ne konuştuklarını açıklamıyorlar. Bir kaç ay sonra Türkiyede cumhurbaşkanlığı sistemi tamamen değişiyor, cumhurbaşkanını artık halk seçecek, 7 yılığına seçilen ve bir defa seçilebilen cumhurbaşkanı gidiyor 5+5 geliyor ve halk seçecek.

Ayrıca bir seçim yapılıyor ve bir çok hatalı politikasına rağmen hükümet eden parti çok daha büyük bir güçle seçimi kazanıyor, sokakta gördüğünüz her iki kişiden birinin oyunu alarak.

Geçeyim ikinci buluşmaya, ne konuşulduğu yine sır kalıyor, suya sabuna dokunmayan bir açıklama var ortada, belkide hakikaten teröre karşı alınacak önlemler konuşulmuştur. Bunu tabiki bilemeyiz ama bu buluşma sonrasında yakın dönemde kuvvet komutanlıkları yapmış iki orgeneral, bugün tutuklu, ekonomi dünyasında da ciddi bir ağırlığı olan biri de tutuklu. Ve suçlamalar hiçte yabana atılır cinsten değil.

Ve son buluşma, ne konuşulduğu yine meçhul? Zaten sonuncusu bol bol bazında yazılıyor çiziliyor. Önceki iki buluşmaya bağlanan sonuçlar (bilinen iki) var. Acaba bu son buluşmadan sonrada ciddi şeyler olacak mı bakalım.

Birde diyeceğim. Acaba diyorum bütün bu buluşmalar aslında iki değilde üçüncü bir kişi varsa, bildiğim bir şey yok benimki sadece kuyuya bir taş.

Selamlar

10 Temmuz 2008 Perşembe

saldırı


En doğru yalan, gerçektir. Böyle bir söz var mı bilmiyorum, yoksa da söylemiş olayım. Dün Türkiyede bir silahlı saldırı olayı oldu. Saldırının yeri ABD büyükelçiliği ama ölenler elçiliği korumakla görevli Türk polisleri. Son durum 3 şehidimiz var. Polis ayakta ve en kısa zamanda olayı gerçekleştirenler yakalanacaktır, zaten hali hazırda 2 gözaltı var zaten.

Saldırının gerçekleşişi tam bir B sınıfı Michael Dudikof aksiyon filmini andırıyor. Bir araba ile 4 kişi geliyor ellerinde pompalılar var arabadan iniyorlar ve ateş etmeye başlıyorlar. Sonuç hepsi ölüyor biri arabayla kaçıyor.

Yazının buraya kadarki kısmı tamamen gerçekler. manipülasyon yok ve bu yüzden işe yaramazlar.

Biraz manipüle edelim.

ABD büyükelçiliğini koruyan 3 Türk polisi şehid oldu, büyükelçilikte bir hasar ölü yaralı vs yok. Hemen sorayım sizin hedefiniz ABD'ye Türkiye topraklarında saldırmak olsa, yukarıda kısaca anlattığım şekilde bir saldırı planı seçenekleriniz arasında kaçıncı sırada yer alırdı? hemen söyleyeyim benim listemde sonda birinci olurdu (sonuncusu elime bir tabanca alıp elimi kolumu sallaya sallaya direk ana kapıya gitmek)

Eh gerçekleşen şekilde ABD ye herhangibir zarar veremedikleri açık. yani mesela başarılı olmuş bir bomba yüklü kamyonet taktiği var. Birde daha öncede Sudanda vs başrılı olmuş füze roket saldırısı örnekleri var. Neden bu kadar saçma bir saldırı planı yapıldı?

Hala hedefin ABD olduğu varsayımında ilerliyorum.

Acaba olası bir İran müdahalesinde ABD bu tür bir eylem ile Türkiyeyi yanına mı çekmeye çalışıyor? Ya da hükümeti? Belkide. İyide o zaman madem ABD İrana saldıracak bunun propagandasının giderek artan bir şiddette yoğunlaşması gerekmez mi? Irak müdahalesi öncesi kopan fırtınayı hatırlıyorumda zaten ağır aksak Irak işgalinde bir her tarafımız Irak ABD olmuştu hemde müdahaleden en az 18 ay öncesinden başladı medya bombardımanı.

Şimdi ise ABD ve İsrail karşısında cidi bir devlet var ve bu devletin neredeyse dünyanın yarısnın arahtlıkla vurabilecek füzeleri ve nükleer silahları var. Bana sanki bu tür bir niyeti olan ABD'nin çok çok çok daha fazla savaş öncesi propagandaya ihtiyacı varmış gibi me geliyor.

Birde olayın tam oturmayan tarafı, diyelim ki ABD İran müdahalesinde Türkiyeyi yanında istiyor, o zaman bize vereceği bir sürü şey varken, mesela Kuzey Iraktaki petroller, ırak petrolleri, petrol arama hakları vs vs vs neden hemen her fırsatta faturayı ABD'ye kesen Türk milletine bu tür bir acı yaşatsın. Sokağa çıkıp bu işi kimin yaptığını sorsanız kesretli bir çoğunluk size ABD diyecektir. Sebebi açık ABD büyükelçiliğine yapılan saldırıda ABD'liler burnu bile kanamıyor. Bu nasıl saldırı?

Benim bu yukarıdakinden daha makul bulduğum bir tezim var. bana kalırsa saldırı ergenekon'un işi.

Sebebine gelince bu saldırı ile Ergenekon ABD'ye bizi sattın mesajı verdi, Türkiyeye ise polisi üzerimize saldın. Daha da geliştirebiliriz. Ama bence olay ergenkon bağlantılı.

Hadi canım diyenlere de, yoksa siz ergenekon'u sadece canı sıkıldıkça darbe planlayan bir örgüt mü sanmıştınız derim.

Selamlar

20 Haziran 2008 Cuma


Bir şey fark ettim, muhtemelen sizlerde aynı şeyi farkettiniz. Son 1 aydır özellikle gündemimiz hep aynı, ama bir türlü buna isim koyamıyorum. Sanki herkes aynı şeyi görüyor ama bir türlü isimlendiremiyor.

Son zamanlarda AKP'nin kaptma davası biraz daha geri plana düştü ve bu düşüşte bana şu soruyu sorduruyor: "Yoksa bu dava hiç bir zaman asıl amaç değil miydi?"

Bir bakıyoruz Başsavcının delilleri google'dan, youtube'dan falan toparladığına dair delilli iddialar, bir tarafta TSK kaynaklı üst komuta kademesini yıpratıcı ve bildiğim kadarı ile yalanlanmamış delilli, foto'lu iddialar, bir tarafta sebebi ziyareti belli olmayan Babacan'ın ABD ziyareti, Avrupa ve ABD'nın yüksek yargıçlara ve mahekemeye diş göstermesi, Yüksek mahkemenin bir üyesinin müstakbel Gnkur Başkanı ile ilişkileri vs vs vs. Bunları daha da uzatabiliriz.

Söyleyebilir misiniz bunların hangisi bizim gerçek gündemimiz? Zor bir soru ve ve bence hiç biri gerçek gündemimiz değil. Dün Fehmi Koruda bu konuya değinmiş, bir tanıdığının tezi şu anda ve belki bir yıldır yaşadıklarımızın sebebi bu yıl komuta kademesinin değişecek olması ve bu değişime AKP'nin ağırlığını koyacağı iddiası.

Olabilir mi? Bana biraz zayıf geldi. Çünkü bence Türkiyedeki sistem bu kadar kırılgan bir yapı olmamalı. Yani düşünsenize dünyanın gözünün her daim üzerinde olduğu coğrafyada 150 yıldır bir şekilde ayakta olan bir müesses nizamın devamı belli bir veya iki kurumun ve bu kurumların başındaki kişilerin tasarruflarına hayati derecede bağlı olsun. nedense bana fazlasıyla basit geliyor.

Bunun yanında bir başka teori ise ABD eksenli, buna göre küresel baronlar ABD eksenli kurdukları tek kutuplu dünya planı ve öngörüsünde fena halde yanıldılar ve bu sebebpel sürekli yenildiler, yenilgilerinin sebepleri SSCB sonrası dünyada ABD'nin müttefikliklere pek fazla sıcak bakmaması ve bu sebepler müttefiklerin kendi başlarının çaresine bakmak gibi son tahlilde ABD zararına işler yapabilecekleri olasılığının artık iyiden iyiye artmış olması.

Olasılık diyorum çünkü şöyle 20 yıl öncesine bakınca ABD'nin müttefiki sayılan ülkelerin bugünkü konumlarında ABD düşmanı sıfatını hakedecek bir durumları yok ama artık 20 yıl öncesinin canciğer kuzu sarması ilişkileride yok. Ve bu yalnızlık ABD'ye ve küresel baronlara dünyayı şekillendirmede maliyetlerin ve başarısızlıkların artması şekilnde yansımış durumda.

Burada Türkiyenin çok önemli bir yer var. Artık kimse Irak işgalinin nükleer zamazingolar sebebiyle olmadığının (ve muhtemel İran saldırısınında gerekçesinin ) farkında. Böyle bir ortamda ABD Irak savaşında bulduğu çok çok sınırlı desteği İran'a karşı saldırısında bulamayacağınında farkında.

Peki ABD neden İran'a saldırmak istiyor? Bence ilk sebep ABD enerjiye yakın yerlerşde pek fazla güçlü devlet istemiyor. Diğer sebebp ise biraz daha tutucu İsrail'in güvenliği. Bölgeye baktığımızda tablo bayağı berraklaşıyor, bölgede iki etkin devlet var, Türkiye ve İran ve şu günlerde bu ikisini de PKK ortak paydasında birleştiren bir durum var. İran PEJAK ile Türkiye ise PKK ile uğraşıyor ve işin Türkiye tarafında uzun sayılabilecek bir süredir göreceli olarak azalan PKK saldırıları söz konusu.

Birde Türkiye İran yakınlaşmasının enerji boyutu var. Ki bu boyut ABD'nin bize alternatifini sunamadığı bir şey.
Devam edecek.

11 Haziran 2008 Çarşamba

neyin partisi


Bir süre önce yazmıştım bir kısmını tekrar yapıştırayım dedim.

***
...Bir diğer yazmadığım oyuncu ise MHP. Heralde MHP tarihini hiç bir döneminde bu kadar çok kilit oyuncu olmamıştır ve bu kadar çok gol fırsatı kaçırmamıştır. Her iki takımda MHP'yi kendi saflarında görmekte memnun olacaktır ancak MHP'nin tarihsel olarak yeri bence Millispor'dur. Bunun dışındaki bir tercih veya tercihsizlik (ki şu ana kadar MHP tercihsizlik stratejisini izliyor ve buda ciddi ciddi kendisine oy kaybettiriyor.) MHP'yi yeniden meclisin dışında bırakacak bir sonucu doğuracaktır. Çünkü mevcut durumda müesses Nizamın bayraktarlığını siyasi partiler noktasında CHP, karşıdevrimcilerin temsilciliğini AKP'nin yaptığı düşünülürse MHP'nin neyi temsil ettiği belli olmayacaktır. Ve neyin partisi olduğu belli olmayan bir MHP'ye sandıktan meclis çıkmaz. Bakınız DSP-MHP-ANAP koalisyonunda yer alan bir MHP kendi istediği erken seçim sonucunda meclis dışında kalmıştı. Aynı MHP aynı yönetimle bugünde erken seçim istemektedir. 22 Temmuzun üzerinden daha bir yıl geçmeden bu kadar sert bir ayrışmanın yaşandığı Türkiyede şu anda ne tarafta olduğu belli olmayan MHP'ye sandıktan neyin çıkacağı bellidir. Cumhurbaşkanlığı meselesinde tarafını belli eden ve bu ölçüde ehveni şer mantığı ile AKP'ye oy verenlerin ciddi şekilde beğenisi kazanan ve soınraki Türban çıkışında kendisi hakkında AKP seçmeninde "acaba?" ışığını yakan bir MHP yukarıda kendimce yorumlamaya çalıştığım ve sokaktan ne şekilde görüldüğünü kendimce yazdığım tabloda nerede olması gerektiğini en kısa zamanda belirmelemelidir. Taraf olmayan bertaraf olur. Selamlar

***

Selamlar

09 Haziran 2008 Pazartesi

adres değişikliği

Zorunlu adres değişikliği. Kısa bir kesinti oldu (1 gün kadar) o arada da bloğumun adresini kaptırdım.

Sağlık olsun.

Buradan devam edelim kısmetse.

Selamlar

04 Haziran 2008 Çarşamba

darbe mi, ne darbesi


Aslında haberde ilk yazıyor ama ilk değil. Benim bildiğim kadarıyla bir tane daha var. haberi kısaca vereyim. Bu sitenin kuruluş amacı profilimde yazıyor, kısaca Nokta dergisine destek vermek olarak özetleyebilirim.

Şöyle bir hatırlarsak, Eski nokta dergisi kapandıktan sonra (bu satırların yazarı okuldaykende alırdı, o zamanlar haftada 2000 filan satıyordu galiba, neyse) geçen yıl yeniden yayın hayatına başladı. Birbirinden bomba haberler yaptı, gündemi belirledi, çok canlar yandı, haberleri ile tabi Darbe Günlükleri haberi ile de bardak taştı, bir sürü tantana sonrası, dergi kapatıldı, habere konu olangünlükler dava konsu oldu. Günlükleri tutan emekli kuvvet komutanı günlük tuttuğunu kabul etti ama bu günlüklerin kendisinin olmadığını söyledi, günlüklerde 2 tane darbe atlattığımız hatta darbelerin planları, ayrıntıları, planlayanları hepsi vardı. Dergi ve genel yayın yönetmeni aleyhine dava açıldı, dava sonucu malum beraat. Busüreç içerisnde hükümet ve siyasi partiler dahası anlı şanlı sivil !!! toplum kuruluşlarımız kısaca hemen herkes sessiz kaldı.

Dava sonucu beraat oldu ama asıl konumuz olan darbe olayına bağımsız !!! yargımız girmedi. Şimdi bir savcı Nokta davasına konu olan günlüklerde geçen darbe şeylerinden dolayı davayı temyize götürüyor. Kısaca darbe iddiaları aydınlatılmalı gerekçesi ile. Haber burada.

Aslında ilk değil bu yanlış hatırlamıyorsam daha öncede Gültekin Avcı isimli bir savcı 1980 darbesi ve Kenan Evren hakkında suç duyurusunda bulunmuştu, sonuç tam Türkiyelik olaylar silsilesi ve şu anda kitap yazıyor, ve galiba avukatlık yapıyor, olay ve Avcı hakkında geniş bilgiye google'dan erişebilirsiniz.

İnşallah bir sonuca ulaşır, yoksa birileri bu tür hareketlerin cezasız kaldığını gördükçe hevesleniyor.

Selamlar

03 Haziran 2008 Salı

adalet


Desem ki bana bugüne kadar bulduğunuz, farkettiğiniz, duyduğunuz her ne ise yani bir şekilde bildiğiniz sihirli bir kavram söyleyin. Ama öyle bir şey olsun ki her şeye uygulayabileyim ve onunla doğruyu bulayım.

Ama Kur'an, İncil, Ahit'ler vs. değil bir kavram arıyorum. Ne dersiniz?

Ne diyeceğiniz umurumda değil zaten burada söz konusu olan sizin ne diyeceğiniz değil benim ne yazacağım. :)

Benim böyle bir kavramım var; Adalet.

Kullanımı son derece basit ve her alanda kullanabiliyorsunuz, ecnebi dilinde tam olara multifunctional bir şey. Bir karar mı vereceğim doğru karar için yapacağım tek şey "Acaba bu kararı verirken adil miyim, bir haksızlık yapıyor muyum?" sorusunu sormak. İş yerindeyim, bir işi yaparken iyi olup olmadığını makama sunulmaya veya üzerinde çalışılmaya hazır mı değil mi konusunda bir karar vereceğim, soru açık bu işi yaparken işin hakettiği eforu sarfettim mi? yani işe karşı adil mi davrandım. Mesela rejim yapıyorum diyelim yemek yerken bile acaba mideme ve diğer orgamlarıma dolayısıyla vücuduma karşı adil davrandım mı? Örnekleri istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz. Soru basit, bu işimin hakettiği kadar efor sarfettim mi?, bunu yaparken adil davrandım mı, eşya, kişi, kavram hiç farketmez.

Bunları neden yazdım. Bugün radikal'den Perihan Mağden buradaki yazısında (PKK Teşvikiye Camii'nde biter") PKK'nın nasıl biteceği fonu üzerinde bir çare üretmiş. Hatta bununla da kalmayıp memleketin ahvalinin sebebini de bize düşündürtüveriyor.

Özetle dediği şu memleketin kamak tabakasının çocukları bir türlü dağda bayırda PKK sebebiyle ölmüyor (daha çok son model arabalarında karı kızla artistlik yaparken ve hatta kafa iyi iken direksiyon hakimiyetini kaybederek oluyor oldu mu ölümleri, her ne ise) bunun sebebi sorulduğunda da "kura var" yanıtı alınıyor. Sn. Mağdende, "bu nasıl kura ki bir türlü zenginin çocuğuna diyarbakır Lice çıkmıyor" diye haklı olarak soruyor.

Tam olarak malumun ilamı. Bu yazının konusu askerlik işlemlerindeki torpil yada PKK'nın ne şekilde biteceği değil. Yazının konusu adalet.

Eğer adalet kavramının gereği yapılmış olsa idi, bugün PKK diye bir problem var mıydı? Yani görevi PKK ile mücadele olan resmi-gayrı resmi toplam olarak tüm millet üzerine düşeni hakkıyla yapmış olsaydı PKK diye bir şey var mıydı?

Yada görevi bankaları denetlemek olan kimi kurumlar ve başta milletten vekalet alan siyasetçiler görevlerini adaletli bir şekilde yapmış olsalardı, yaşadığımız 99 krizini yaşarmıydık? Örnekleri çoğaltmak hatta kendi hayatımıza indirgemek son derece kolay.

Hemen bugünkü iktidara ve kapatma davasına getireyim sözü. Bugünkü iktidar adalet sisteminin bu halde olduğunu gördüğü halde adil davranarak çözmek için gerekli adımları atsaydı sizce bu kapatma davası bu kadar kolay açılabilir miydi?

Seçim öncesi yazılarımda sıklıkla vurguladığım bir konuda hükümetin bence en zayıf olduğu yer olan asayiş sorunuydu, evet AKP hükümeti asayişi sağlama konusunda gerekli adımları atmamıştı ve bu tüm seçmenlerin üzerinde birleştiği bir noktaydı, oysa ne CHP, ne de MHP bu konuyu seçim kampanyalarında kullanmadılar, demek ki onlarda kampanya çalışmalarında adil davranmadılar, kampanyanın hakkı olan çalışma ve eforu harcamadılar. Sonucu hep beraber gördük.

Bir diğer konu adalet kavramının kanunlar ve mahkemelere yansıması. Çok eski bir sorudur, kanunlar adil midir? Yada mahkemelerin görvi adaleti sağlamak mı yoksa kanunları uygulamak mıdır? Bu felsefi sorunun çözümü son derece basit olmakla birlikte uygulaması son derece zordur.

Kanunların adil olması hali zamana ve yere göre görecelidir. Bu noktada mahkemelerin görevi kanunların gereğini yapmak yerine adaleti sağlamak olmalıdır. Oysa son tahlilde Türkiyedeki bir tarafı mahkemeler olan hemen her konuda meselenin özü adaleti sağlamak olmaktan çıkarak kanunları uygulamak şekline bürünmüştür.

Eee, çok eskiden yaratılmışın en şereflisi söylemiş: "Nasılsanız öyle yönetilirsiniz." Galiba bunu nasılsanız onunla karşılaşırsınız diye anlamakta mümkün.

Selamlar

01 Haziran 2008 Pazar

Güneydoğu meselesi


Katılırsınız, katılmazsınız veya meselenin bu şekilde bir yönü olduğunu bile kabul etmezsiniz, tabiki tüm bunların yanında başınızı kuma gömerek meseleyi reddetmekte kendi çapında bir çözümdür.

Ben, herhangibir bir meselede taraf veya taraflarla çözüm yolunda ortak bir paydada buluşamadığım durumlarda konunun tüm taraflarının tezleri dinlemeninde ötesinde anlamaya çalışırım. Çünkü dinlemek, anlamanın yanında hafif kalıyor, anlamak gerçekten bir çaba gerektiriyor.

Tabi bu noktada şöyle de bir durum var, eğer sorunun benim dışımdaki taraf veya taraflarının, meseleyi çözme istek ve/veya iradeleri yoksa anlamaya çalışmakta, sorunun çözmeye çalışmakta hiç bir yere ulaştırmıyor, sadece toplumsal konular değil hemen herşeyde bu böyle.

Aynen Kürt meselesinde olduğu gibi bugüne kadar herkes herkesi dinledi ama anlamaya çalışan gerçekten çok az oldu. Hatta meseleye kendini dahil eden bazı taraflarda hemen yukarıda bahsettiğim çözme isteği ve/veya iradesi bile yoktu, halada yok.

Konu ile ilgili düşüncelerimden daha önceleri de bir kaç yazımda bahsetmiştim. Hatta bu konuda yazılmış bana göre en iyi kitabı da burada tavsiye ettiğimi hatırlıyorum. (Kitap bu)

İki gündür zamanda çıkan bir yazı-yorumu burayada aynen aktarmak istiyorum. İlk kısmın orjinali burada.

İkinci kısmın orjinali ise burada. Tüm yazıyı aşağıya aynen yapıştırıyorum.

Selamlar

***

[TÜRKLER VE KÜRTLER / 1 ] Mahzun Mezopotamya

Belki daha da çoğaltmak mümkün. Harp Akademisi eski Komutanı Emekli Orgeneral Necati Özgen'in ifadesiyle "Bizim bir Güneydoğu sorunumuz var, ancak bu etnik bir sorun değil. Sosyal, ekonomik, kültürel bir sorun... Sağlık, okul, yol, su gibi sorunlar." ... Evet, bütün bu sorunlar Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde var ama bunlar Türkiye'nin başka bölgelerinde yok mu? Hiç şüphesiz bu tür sorunlar, İç Anadolu, Doğu Karadeniz illerimizin bir kısmında, güney illerimizden daha çoktur. Ancak bu bölgelerimizde ne bir "isyan" ne de bir "bölücü terör"den söz etmek mümkün değil. Öyleyse neden Güneydoğu? Güneydoğu tanımlaması altında gizlenen ve göremediğimiz veya görmek istemediğimiz başka bir şey olmasın? Aslında tartışmalar, sorunun tanımlanması etrafında yoğunlaşıyor. İnkar ve baskı nedeniyle Kürt sorunu etrafında yapılan tartışmalarda bütünlük olmadığı gibi, -olması da mümkün değil- aydınların, ayrılıkçı Kürtlerin, Kürt milliyetçilerinin de, sorunu tanımlamalarında problem var. Bu elbette antidemokratik yapıdan, yasal uygulamalardan kaynaklanan bir durum. Kürt sorununa bakışımızda tarihî perspektif çok önemlidir. Neden Osmanlı döneminde bugünküne benzer bir Kürt sorunu yoktu da şimdi var?

MİLLİ MÜCADELEDE KÜRTLER

ugün itibarıyla da Osmanlı-Kürt ilişkilerini iyi bilmeden Kürtler hakkında doğru bir fikir yürütmek mümkün değildir. Cumhuriyet öncesine bakıldığında, Tanzimat dönemine kadar, yaklaşık üç yüz yıl, Kürtlerle Osmanlı yönetimi arasında Kürtlükten kaynaklanan ciddi bir sorun yaşanmamıştır. Her şeye rağmen son Osmanlı Padişahı Abdülhamid'e kadar Osmanlı'ya sadık kalan tek tebaa Kürtler olmuştur. 1516'da Osmanlı Devleti ile yapılan anlaşma sonucu Kürdistan, aşiret dağılımlarına göre değişik bölgelerde oluşturulan emirlikler ve beylikler aracılığıyla merkezî yönetime bağlı, özerk bir şekilde yönetilmiştir. Büyük ölçüde dağılıma ve değişime uğramasına rağmen bu durum, 20. yüzyılın başlarına kadar devam etmiştir. Yaşanan problemlerin bir kısmı da, Osmanlı yönetiminin modernleşme ve merkezîleştirme çabalarıyla başlamıştır. Modernleşmenin gereği olarak Kürt özerk yönetimlerine son verilmiş, yaklaşık üç yüz yıl devam eden emirlikler ortadan kaldırılmıştır.

Tanzimat'la birlikte milliyetçi akımlar hayat bulmaya başlamış ve bu dönemden itibaren farklı unsurlar, kendilerini Türk, Kürt, Arap veya diğer kimliklerle tanımlamakla kalmamışlar; bunu bir ulusal bilince dönüştürmeye ve millî kimlikleri üzerinden diğer unsurlara göre daha üstün sayılmaya çalışmışlardır. Yönetimde daha fazla hak sahibi olmak, diğerlerini yönetmek gibi bir hakkı kendilerinde görmeye başlamışlardır. İşte ayrışmaların temelinde yatan budur. Mesela Osmanlı'nın Türk olması veya resmî dilinin Türkçe olması, hiçbir dönemde Kürtler arasında bir huzursuzluk nedeni olmamıştır. Kürtler, Balkan Savaşları'nda, daha önce Trablusgarp, Yemen ve daha sonra da 1. Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın bir parçası olarak savaşmışlardır. Bütün bu gönüllü birlikteliğin ve Osmanlı'ya sadakatin tek nedeni, iki tarafın Müslüman kimliği, yani İslam bağıydı. Tanzimat'la birlikte başlayan modernleşmenin ürünü olan ayrımcı, dışlayıcı milliyetçilikten en az etkilenen Müslüman tebaanın Kürtler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Özellikle Jön Türkler hareketiyle coğrafyamızı saran milliyetçilik, az sayıda Kürt entelektüeli etkilemesine rağmen Kürtler arasında ilgi görmemiştir. Kürtler 1950'lerden sonra milliyetçilikle tanışmaya başlamıştır. Bu gerçekleri görmezden gelerek Kürtleri suçlamak, sorunun nedeni olarak görmek büyük haksızlıktır. "Bu Kürtler de nereden çıktı?" diye soranlara Milli Mücadele yıllarına bakmayı öneririm.

1919-1922 yılları daha çok Mustafa Kemal'in Kürt aşiretlerini kendi saflarında savaşa katmak için verdiği mücadele yıllarıdır. Kürtler, Milli Mücadele'ye sonuna kadar destek verdiler. Bu destek, ilk meclisin kuruluşuna ve ülkenin düşman işgalinden kurtarılmasına kadar devam etti. Ülkenin birçok yerinde muhalif hareketler olmasına karşılık, 1921 Koçgiri olayları dışında Kürt kaynaklı ciddi bir olay yaşanmamıştır. 23 Nisan 1920'de toplanan Büyük Millet Meclisi'nde Kürtler yaklaşık yetmiş milletvekiliyle temsil ediliyorlardı. Mustafa Kemal, Kürtlerin Osmanlı'ya ve Halife'ye sadakatle bağlı olduklarını bildiği için İslam vurgusunu sık sık yaparak Kürtleri tutmaya çalışıyordu. Kürtler de hem İslam'a hem dinî önderlerine saygılı oldukları için ayrılmayı düşünmüyorlardı. Kendilerini "azınlık" görmek akıllarından bile geçmiyordu. Bunun sonucu olarak K.Maraş, Ş.Urfa ve G.Antep illerimiz merkezî hükümetin hiçbir yardımı olmadan ancak merkezî hükümetle siyasi ittifak içerisinde düşman işgalinden kurtarılmıştı. Kürtlerin bu desteğine karşılık 29 Ekim 1919'da Amasya'da yapılan görüşmelerde ve imzalanan protokollerde "Kürtlerin serbestçe gelişmesinin sağlanacağı" ifade edilmiş, "ırkî ve içtimaî" haklarının tanınacağı taahhüt altına alınmıştı. Mustafa Kemal Paşa, bazı Kürt bey ve ağalarına gönderdiği telgraflarda "Sizler gibi dindar ve namuslu büyükler oldukça Türk ve Kürt birbirinden ayrılmaz iki öz kardeş olarak yaşayacaktır." demek suretiyle ortak devlet ve ortak kadere vurgu yapıyordu. Çünkü Kürtlerin, 20. yüzyılın başlarından itibaren işgal ve dayatmalarla başlayan kopmalar, bölünmeler ve millî devletlerin kurulduğu dönemlerde Türklerle kaderlerini birleştirerek ortak hareket etmeleri, başlı başına tarihsel bir kavşak noktasıdır. Buna göre, bugün itibarıyla sorunun sorumluları Kürtlerin "öz kardeş" ve "ortak kader" taleplerini bölücülük sayan zihniyetin kendisidir.

Lozan Antlaşması'na kadar el üstünde tutulan, "Türkler ve Kürtler" olarak birlikte zikredilen Kürtler, esasında Cumhuriyet modernleşmesinin ve bu bağlamda ulus-devlet projesinin yanlış uygulanmasından ötürü rahatsızlık duymuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran kadrolar, Türkiye'yi tepeden modernleştirerek, değiştirip dönüştürerek modern, Batılı bir toplum oluşturmak istiyorlardı. Aslında Batılılaşma/modernleşme Tanzimat'la beraber zaten başlamıştı, Osmanlı'da başta ordu olmak üzere birçok kurum modernleştirilmişti. Ne var ki, bu proje bir bütündü, sadece devleti modernleştirerek bir yol alınamazdı. İşte Cumhuriyet modernleşmesinin Osmanlı modernleşmesinden böyle bir farkı var. Osmanlı, toplumun geleneklerine, gündelik yaşamına, kılık kıyafetine, dinine, kimliğine karışmadı. Cumhuriyet'te ise devlet eliyle ve devlet gücünü kullanarak insanları topyekûn değiştirmek, farklılaştırmak istemiştir. Bu değişim-dönüşüm öyle zamana da bırakılmamıştır, yani evrim beklenmemiş, adı üstünde devrim yapılmıştır. Değişim için topluma bir süre veya tercih hakkı verilemedi.

Oysa Kürtler, Cumhuriyet'i Osmanlı gibi çoğulcu bir proje olarak gördükleri için destek vermişlerdi. Cumhuriyet'in, modern ulus-devlet projesi olarak şekillenmesi ile memnuniyetsizlik ve huzursuzluk başlamıştır. Çünkü, bu tarihe kadar dinî kesimlere ve özellikle de Kürtlere karşı takiyye yapıldığı anlaşılamamıştı. İşte Kürtlerin itirazı bu süreçle birlikte gelişmiştir.Milli Mücadele'ye verdikleri destek karşısında verilen sözlere, yapılan anlaşmalara rağmen "Cumhuriyet Devleti" projesine dahil edilmemeleri, Kürtlerde hayal kırıklığı yaratmıştır. Çünkü Kürtler yüzyıllarca Türkleri öz kardeş ve İslam'ın en önemli unsurlarından biri olarak görmüşlerdi. İngilizlerin "bağımsız devlet" tekliflerini kabul etmeyerek Müslümanlık ve öz kardeşlik iddialarını da ispatlamışlardı. Oysa, daha sonra beklemedikleri fiili bir durum ile karşılaşarak, kimsesiz, çaresiz olarak boşlukta kalmışlardı... Kırılma noktalarından biri olan "Şeyh Sait İsyanı"nı bu boşlukta çıkmış olaylar olarak görüyorum. Salt dinî bir hareket olmasa da, hareketin omurgasını Zazaların oluşturması nedeniyle de dönemin koşullarına uygun olarak daha çok din eksenli olarak değerlendiriyorum. Kürtlerin öncelikli talebi, merkezî yönetimde yer almak, yerleşik düzenlerini sürdürmek ve geleneksel dinî hayatlarını devam ettirebilmekti. Esas itibarıyla hareketin karakteristik yapısı, Kürtlerin geleneksel yapısıyla ve tarihiyle uyumludur. Kürtler, her ne kadar feodal bir yapı içerisinde aşiretler şeklinde bu coğrafyada yaşamlarını sürdürmüş olsalar da, aşiretler arasında meydana gelen sorunları çözen, gerektiğinde aşiretleri birleştiren, bir araya getiren ve bir arada tutabilen asıl faktör, din unsuru ve dinî şahsiyetler olmuştur. Bazı Kürt milliyetçileri, bugüne kadar Batı'nın, bağımsız Kürt devletinin kurulmasına izin vermemesine neden olarak bu geleneksel yapıyı gerekçe göstermektedir. Bunda haksız da sayılmazlar. Devletin resmî tezi olarak ileri sürülen "Şeyh Sait İsyanı"nın arkasında İngilizlerin olduğu iddiası, sadece bu gerekçe ile bile açığa düşürülebilir. Kaldı ki Milli Mücadele döneminde ve Cumhuriyet'in kuruluşunda Kürt aydınları ve Kürt liderleri ile Mustafa Kemal arasında tam bir mutabakat vardı. Bu mutabakat sonucu Kürtler, kurucu iki asli unsurdan biri sayılmıştır. Mustafa Kemal, Türkleri ve Kürtleri "anasır-ı İslam"ın iki kardeş milleti olarak tanımlamıştı. Bu mutabakat, 1924 Anayasası ve hilafetin kaldırılmasıyla bozulmuştur. Esasen 1924 Anayasası, Anadolu'daki Müslüman ahaliden bir modern Türk ulusu çıkarma projesidir. Farklılıklar yok sayılarak, halka rağmen, tepeden inme ve dayatmacı bir sisteme geçilmiştir. Kürtler, Türklerle birlikte halifeye bağlı kalan en son halktır. Kürtler için hilafetin kaldırılması demek, "din elden gidiyor" demekti. Konuyu zamanın anlayışı içinde değerlendirmek zorundayız. Bu anlayış bile Şeyh Sait olayları için yeterli bir nedendi.

BİRLEŞTİRİYORUM DERKEN PARÇALAMAK

923'ten bugüne, Kürt hareketlerinin hiçbirisinin; önceden planlanmış, halkın katılımıyla başlayan bağımsız bir Kürt devleti hedeflerinin olduğunu düşünmüyorum. Olaylar incelendiğinde anlaşılacaktır ki, ayaklanmanın bastırılmasından hemen sonra İsmet İnönü, önceden tasarladığı anlaşılan Şark Islahat Planı'nı yürürlüğe koymuştur. Bu hedef çerçevesinde zorunlu iskân başlamış, Kürt bölgelerine özellikle göçmen Türkler yerleştirilmiştir. Başta Kürtçe olmak üzere Türkçe dışındaki dillerde konuşmanın ve Kürtçe isimlerin yasaklanması, Soyadı Kanunu'nun çıkarılması, yer adlarının Türkçeye çevrilmesi, bürokrasinin tamamen Kürtlerden arındırılması gibi köklü ve sistematik kültürel linç girişimleri bu dönemin ürünüdür. Buna dinî hayata dair modernleşme uygulamalarını da ilave edersek, bu dönemi ve İnönü'yü daha iyi anlamış oluruz. Kaldı ki İnönü, Lozan Konferansı'na iki halkın, yani Türkler ve Kürtlerin ortak temsilcisi olarak katılmıştır. Lozan görüşmeleri sırasında, "TBMM hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir. Çünkü Kürtlerin gerçek meşru temsilcileri olan milletvekilleri Millet Meclisi'ne girmiştir ve Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin hükümetine ve yönetimine katılmaktadır." sözleriyle tarihe kayıt düşmüştür. Aynı İsmet Paşa'nın; Şeyh Sait ayaklanmasının bastırılmasından sonra söyledikleri bunun tam tersidir: "Milliyet yegâne vasıta-i iltisakımızdır. Diğer anâsır Türk ekseriyeti karşısında hâiz-i tesir değildir. Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anâsırı kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır." Böylece Mezopotamya'nın beş bin yıllık, Osmanlı'nın dört yüz yıllık sadık tebaası olan Kürtler, yok sayılarak ve sistematik asimilasyona tabi tutularak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Türkleri sayılmıştır. Bence Kürt kimliği, ilk olarak bu tarihten itibaren sorun olarak Türkiye'nin siyasal gündemine gelmiştir. O halde sorunun adının "Kürt sorunu" olarak konulduğu Cumhuriyet dönemi uygulamalarını da sağlıklı olarak analiz etmeliyiz. Şark Islahat Planı, Kürtlerin benliğinde çok olumsuz izler bırakmıştır. Bana göre 1924-1946 yılları Cumhuriyet tarihinin en büyük kayıp yıllarıdır. İsmet Paşa iktidarında kaybedilen zaman, Türkiye'nin geri kalmasının en önemli nedeni sayılabilir. İsmet İnönü, siyasal iktidarında ortaya koyduğu otoriter yönetimiyle İstiklal Savaşı onurunu yaşayan bir milleti aşağılamış, birleştiriyorum diye paramparça etmiştir.

İkinci kısım.

İyi niyetten fazlasına ihtiyacımız var

Müslüman toplumların birliğini temel alarak ülkenin Şark bölgesi başta olmak üzere birçok yöreyi gezerek sorunları yerinde tespit etmiş, vaaz ve irşatlarıyla insanları bir çatı altında toplamaya çalışmıştır. Bununla da yetinmemiş, henüz 20. yüzyılın başında yazılarıyla soruna dikkat çekmiş ve yetkilileri uyarmayı ihmal etmemiştir: "Bu iç içe dertler eğer şimdi tedavi edilmez, yaralarımız, mâhir ve mütehassıs eller tarafından sarılmazsa, hastalıklarımız müzminleşir, yaralarımız da kangren halini alır. İlmî, içtimâî, idârî dertlerimiz mutlaka teşhis edilmeli, maddî-manevî bütün problemlerimiz çözüme alınmalı ki, mevcudiyetimizi kemiren, varlığımızı temelinden sarsan ve bizi her gün daha fecî çukurlara sürükleyen sıkıntılara mâruz kalmayalım."

Ayrıca, Bediüzzaman, muhtemelen "Kürd Azadi Örgütü" tarafından destek amacıyla kendisine yazıldığı iddia edilen mektuba verdiği cevapta Kürtlere uyarılarını da şöyle ifade etmiştir: "Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet'in bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve çok şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslüman'ız. Onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşe çarpıştıramayız. Bu şeran caiz değildir. Kılıç, haricî düşmana karşı çekilir. Dahilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegane kurtuluş çaremiz, Kur'an ve iman hakikatleriyle tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız olan cehli izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz, zira akim kalır. Birkaç cani yüzünden binlerce masum kadın ve erkekler telef olabilir."

Aynı dertler günümüzde artarak ve şiddetlenerek devam etmektedir. Bediüzzaman'ın uyarılarına kulak tıkayan dönemin devlet yönetiminin, sorunları örterek sonraki nesillere havale etmesi adeta devletin geleneksel politikası haline gelmiştir. En çok üzüntü duyduğum noktalardan biri de, Üstad'ın izinden yürüyenlerin de sorunu görmezden gelerek unutturmaya çalışmalarıdır. Sorun, ne örtülebildi, ne de unutturabildi. Orta yerde duruyor. Tıpkı Bediüzzaman'ın haykırdığı nokta da: "Eski hal muhal. Ya yeni hal ya izmihlal." Bu vesile ile ben de herkesi, bu ifadeleri yeniden düşünmeye, anlamaya ve gereğini yerine getirmeye davet ediyorum.

22 Temmuz, kaderimizin ortak olduğunu gösterdi

slında Said Nursi, Cumhuriyet tarihi içerisinde farklı bir çizgi, tek başına bir siyasi duruş sergileyen ve İslamî bir proje olarak eserleriyle modernizme direnen bir kişiliktir. O dönemin bilgi ve imanının özgürlük meşalesidir. O, özgürlük mücadelesini, silah, şiddet veya siyasetle değil; iman, bilgi, cesaret, züht ve onurlu duruşu ile ortaya koydu. Onu Bediüzzaman yapan da bu özellikleriydi. O, ne geleneksel fıkhın şiddet kültürünü ne de iktidar yoluyla dönüşümü amaçlayan "siyasal İslam"ı seçmedi; bu yöntemlerin karşısında da olmadı. Ancak Müslüman dünyasının hastalığını, yabancılaşmasını çok derinlerde teşhis etti. Kaybedilenleri tekrar yerinde aramaya başladı. Gerçekte kaybedilen, ne saltanat ne de egemenlikti; kaybedilen İslam medeniyeti idi. Gerçekten kendi medeniyetine yaslanmayan bir milletin, dolayısıyla bir devletin aydınlık geleceği olamaz. Bediüzzaman da, bu gerçeğin farkında biri olarak enerjisini, kardeş kavgaları ya da siyasal İslam'ın iktidarı için harcamadı. Bir medeniyet inşası için yeni bir nesil ve bilgi toplumu için harcadı. Tespitleri, teşhis ve önerileri günümüzde bütün canlılığını korumaya devam etmektedir. Bugün de benzer sorunlarla karşı karşıyayız. Bugün yine çözüm; Üstad'ın yaklaşık yüz yıl önce önerdiklerinden farklı değildir. Bediüzzaman Hazretleri'nin yaktığı meşaleye geçmişten daha çok belki de bugün insanlarımızın ihtiyacı olduğuna inanıyorum.

Kürt sorununu kangren haline gelmeden çözebiliriz. Ancak bunun için iyi niyet, ondan daha çok diyalog, çaba ve eylem gerekiyor. Kürtler Türkiye'nin bölünmesini istemiyorlar. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki toplumsal yapının, Türkiye'deki diğer kesimlerden farklı olmadığını 2007 seçimlerinde gördük. Aynı tavrı Kürtler, Türkiye genelinde de ezici bir çoğunlukla, kendi kaderlerini yetmiş milyon insanın kaderiyle ortak görmesiyle sergilemişlerdir. Buna rağmen hâlâ Kürtler, PKK ile özdeşleştirilmekten kurtulamamışlardır. 22 Temmuz seçimleri, Kürtlerdeki tarihsel ve dinî bağların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Kürtler taleplerinden, haklarından, istemlerinden vazgeçmeden, siyasal tercihlerini ve geleceğe yönelik iradelerini, ülke bütünlüğü ve ortak kader paydasında birleştirdiler. Ortaya konan bu tercihi, Kürtlerin dindarlığına veya AK Parti'nin muhafazakâr-demokrat bir parti olmasına bağlamak yeterli değildir. Elbette din, bu toplumun asla vazgeçemeyeceği ortak paydasıdır. Kürtler, AK Parti'ye verdikleri oylarla sorunun çözüm adresini ve ilkelerini göstererek, ayrılma taleplerinin olmadığını ve ayrılıkçı unsurlarla aralarına bir mesafe koyduklarını gösterdiler. Bu çok önemli. AK Parti'nin, tarihsel ve kültürel değerlerle daha uyumlu, söylemlerinde daha ılımlı ve çözüme yönelik ortaya koyduğu demokratik perspektif bile Kürtlerin desteği için yeterli görülebilir. Ancak AK Parti'nin şoven politikalarının esiri olmaya başladığı andan itibaren Kürtlerin desteğini kaybedeceğini bilmesi gerekir. Bu da Kürtlerdeki radikal arayışları derinleştirecektir.

2007 genel seçimleri, çözüm adresi ve yöntemini göstermesi açısından Kürtler için bir fırsat olmuştur. Kürtlerin bu fırsatı ıskalamadıklarını düşünüyorum. Artık DTP'nin çözüm adresi olarak görülmediği, bu anlamda eski desteğini büyük ölçüde yitirdiği söylenebilir. Ancak, iktidar başta olmak üzere bazı kesimlerin ısrar ve inatla sürdürdüğü birlik, beraberlik, kardeşlik gibi söylemlere dayalı yaklaşımlar meselenin çözümü için yeterli değildir. Meselenin çözümü için gerçek nedenleri bilmek, bunların oluşturduğu tepkileri anlamak, meseleyi tüm gerçekleriyle göğüslemek gerekir. Sebeplerin meydana getirdiği sonuçları, yine sebeplerden başlayarak değerlendirmek zorundayız. Türkiye'nin siyasal sistemini ve demokrasisini geliştirmesi bir zorunluluktur. Ayrılıkçı Kürtlerin de bağımsızlık rüyalarından uyanmaları gerekir. Federalizm veya konfederalizm gibi talepler demokrasi içerisinde hoş karşılanması gereken talepler olsa da, Türkiye gerçeğinde uygulanabilir değildir. Kürtlerin yararına da değil. Tercihlerimizi, taleplerimizi ortak kaderimize göre belirlemeliyiz. Bunun adımını siyasal iktidarların atması gerekir. Toplumun da Kürtlerin taleplerini -aykırı da olsa- hoşgörülü, sabırlı karşılaması gerekir ki, kin, öfke ve intikama dayalı duygular, yerini barışa, güvene bıraksın. Demokrasi içinde her şey tartışılabilir. Ancak, halkları ayırmayı ve halklar arasında düşmanlık oluşturmayı bölücülüğün ve fitnenin en büyüğü olarak görüyorum. Asıl tehlikeli olan da bence budur. İfade etmeliyim ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bugüne kadarki uygulamalarında olduğu gibi, bundan sonra da etnik bir devlet olarak siyasal sistemini ısrar ve inatla sürdürmeye devam ederse Kürt sorununun çözümü, üniter devlet yapısıyla imkânsız hale gelecektir. Son yıllardaki sınırlı gelişmeler, Kürt sorununu çözmeye yeterli değildir. En baştan itibaren yöneticilerin soruna yaklaşımı yanlıştır. Kürtler, Türkiye'de azınlık değil, Cumhuriyet'i kuran iki halktan, iki asli unsurdan biridir. Söz konusu olan azınlığın hakları değil, bu asli unsurun temel hak ve özgürlükleri sorunudur. Lakin çok övündüğümüz demokratik reformlar, sivil ve siyasal açılımlar sonucu geldiğimiz noktada, değişen çok şey olmadığını görüyoruz.

Her şeyden önce soruna yaklaşım tarzı, çözümü daha da karmaşık hale getirecek, gerginliği artıracak, iç barışı tümüyle ortadan kaldıracak; insanları, toplumları kavga ortamına sokacak, kitlesel çatışmalara ortam hazırlayacak ihtimalleri giderecek yönde olmalıdır. Kalıcı ve adil bir çözüm, uzun bir zamana ihtiyaç duymaktadır. Öncelikle korku ve şiddet iklimini, barış iklimine çevirerek işe başlamak gerekir. Çatışmasız bir ortamın yaratılması, sorunun çözümüne yönelik atılan önemli ve hayati bir adım olacaktır. Yapılması gereken, sadece akan kanı durdurmak ve yangını söndürmek değildir. Yeniden başlamaması için nedenlerini ortadan kaldırmak gerekir. Geçmişi hatırlayalım; Demokrat Parti'nin on yıllık iktidarında Türkiye'nin hiçbir bölgesinde devlete silah sıkılmamıştır. Çünkü Türkiye bir barış iklimini yaşamış, başta Kürtler olmak üzere bütün kesimler insan gibi yaşama beklentisine girmiştir. Bu süreçte Kürtler, ayrılıkçı talepleri asla dile getirmemişlerdir. Bugün de böyle bir iklime ihtiyaç var.

Nihai çözüm 'sivil anayasa' ile mümkün olabilir

ürt meselesi, her şeye rağmen hâlâ Türkiye'nin esiridir, kontrolünde ve inisiyatifindedir. Sorunun çözümsüz bırakılması durumunda ise gelecekte Türkiye, sorunun esiri olacaktır. Çözülememesi durumunda kronikleşerek büyüyecek olan Kürt meselesi, değişik zaman ve zeminlerde ısıtılıp ısıtılıp Türkiye'nin önüne konacaktır. Bu sorun sonsuza kadar çözümsüz kalamaz. Türkiye'nin geleceği ve istikrarı bu sorunun çözümüne bağlıdır. Kimsenin elinde sihirli bir çözümün bulunduğunu ve bunun bir anda yapılabileceğini iddia etmiyorum. Elbette yaralar uzun bir süreçte sarılacaktır. Nitekim son yıllarda, bazı demokratik adımlar çok zor koşullarda atılmıştır. Bunlardan biri de TRT'de Kürtçe yayına başlanmasıdır. Kürtçe sayesinde Arapça, Boşnakça, Zazaca dillerinde de haber ve müzik dinlenmektedir. Bunun ülke bütünlüğüne zararı oldu mu? Buna rağmen, ne yazık ki Kürtçe yayın dahil, atılan adımların hepsinin AB süreci ile ilgili olduğunu görmek durumundayız... Bu adımlar, iç dinamiklerden çok, dış dinamiklerin etkisiyle olmuştur. Müspet sonuç almamamızın nedenlerinden biri de budur.

Öte yandan devletin Kürt meselesinin çözümünde yeni muhataplar aramasını, Kürtlerden de kimi şahıs ve çevrelerin muhatap alınma yarışına girmesini doğru bulmuyorum. Elbette herkes kendi zaviyesinden çözüm önerileri sunacaktır. Bunun artarak devam etmesinde yarar vardır. Devlet, doğrudan Kürt sorunu ile yüzleşmelidir. Kürtlerin hakları bellidir, sorumlusu da, muhatabı da devletin kendisidir. Sorunu çatışma alanına taşıyanlar ve çözümü şiddet üzerinden savunanlar asıl taraf olarak durmaktadır ve bunların da görmezden gelinmesi yanlıştır. Sorunun Kürt meselesi üzerinden çözümü, muhatapsız ve hukuk devleti modeli ile mümkündür. Sorunun PKK üzerinden çözümü ise örgütün dolaylı-dolaysız muhatap alınarak anlaşmaya gidilmesidir. Buna göre, anlaşmazlık iki taraflı ise çözüm tek taraflı olamaz. ABD yönlendirmesiyle devlet politikalarının buna göre şekillenmekte olduğunu düşünüyorum. Bence işe başta ABD olmak üzere soruna müdahil bütün uluslararası güçleri devreden çıkarmakla başlamalıyız...

Kürt sorununun nihai çözümünde "sivil anayasa" tarihî bir fırsat olacaktır. Yeni anayasa ile başlayacak hukuki reformların yaratacağı heyecan ve beklentileri soğutmadan, çıkarılacak koşulsuz bir siyasal af, PKK'nın dağılmasını sağlayacak, taban desteğini yok edecektir. Buna rağmen silahlı mücadeleyi sürdürmesi durumunda örgütün, tabansız ve marjinal kalması kaçınılmaz olacaktır. Yapılacak olan yeni sivil anayasaya, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür." ifadesi yerine, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan Türkler, Kürtler ve diğer etnik ve inanç gruplarının hepsi aynı milletin unsurlarıdır." şeklinde bir ibarenin konulmasıyla kesin bir çözümün tescili söz konusu olabilir. Üniter yapı korunarak yerinde yönetim için ileri adımlar atılabilir. Elbette bu teknik bir konudur; esas olan bütün dil ve farklılıklara kendini ifade ve geliştirme imkanının tanınmasıdır, yeter ki, niyet, irade ve karar olsun, tekniği bir şekilde bulunur. Ayrıca, Türkiye, Kuzey Irak'ta oluşacak muhtemel bir "Kürt devleti" ile birlikte Irak ve Suriye'yi de içine alacak bir "ekonomik ve siyasal birlik" oluşturmalıdır. Böyle bir birlik, Türkiye'yi sadece bölgesel değil, küresel güç olarak inisiyatif kullanacak bir ülke durumuna getirir. Bu, aynı zamanda Türkiye'nin tarihsel misyonuna da uygun düşer.

ABDÜLBAKİ ERDOĞMUŞ - EMEKLİ MÜFTÜ / 21. DÖNEM DİYARBAKIR MİLLETVEKİLİ

31 Mayıs 2008 Cumartesi

kötü bir film


Sinema ile belli bir seviyenin üzerinde ilgili olan herkesin üzerinde anlaştığı bir şey var: Her film senaryo, oyunculuk ve yönetmen sacayağı üzerinde durur. Bende belli bir düzeyin üzerinde ilgili olduğum için böyle düşünüyorum. Bana göre;

iyi senaryo + iyi oyunculuk + iyi yönetmen = süper film
iyi senaryo + iyi oyunculuk + kötü yönetmen = zaman geçirilebilir film
iyi senaryo + kötü oyunculuk + iyi yönetmen = iyi film
kötü senaryo + iyi oyunculuk + iyi yönetmen =zman geçirilebilir film

bu denklemler dizisindeki 3 değişkenden aynı anda ikisi kötü olursa ortaya çıkacak film kesinlikle kötü film'dir. Hemen iyi film nedir köüt film nedir açıklamasını da yapayım. iyi film kendisini zevkle seyrettiren, salondan çıkma isteği uyandırmayan, kötü film ise tam tersi. Basit yani.

Aslında yukarıda yazdığım 4 tane denkleme bile dikkatle bakınca en etkisiz elemanın oyuncu olduğu görülüyor. Sebebi ise basit, çünkü ben öyle düşünüyorum :)

Her neyse sizce son 1 yıldır Türjkiye sinemasında izlediğimiz gerlim filmi ni senaryo, oyunculuk ve yönetmen açısından değerlendirince ben iyi senaryo + kötü oyunculuk + kötü yönetmen görüyorum. yanlış anlamayın sadece sinematoğrafik olarak bakıyorum şu anda. Yoksa siyasi bir bakışım yok, zaten bu blogun takipçileride siyasi bir bakışım olmadığının siyasi yorumlarım olduğunun farkına varmışlardır.

Yani orada kötü bir film var. Tek tek değerlendireyim.

Senaryo; aslında senaryo 2002 yılına kadar uzanıyor, 2002 sonrası 2 yıllık bir dönemde Türkiye bir nebze nefes aldı, sonrasında da giderek hükümet kendi politikalarını uygulamaya koydu ( bir kere kim ne derse desin, 2002-2004 döneminde ülke olarak çok ciddi bir krizden çıkmaya çalışıyorduk ve bize dayatılan İMF programından başkacada fazla bir seçeneğimiz yoktu, kısaca para oktu desem galiba anlaşılır) 2004 yılından sonra Türkiye giderek kendi politikalarını uygulamaya başladı, buda doğal olarak birilerini rahatsız etti (kimleri rahatsız ettiğinin konusu bu yazı olmadığından geçiyorum.) Önceleri küçük sayılabilecek senaryolara göre sahnelenen skeçlerle hükümet kenara sıkıştırılmaya çalışılsa da gerek senaryo, gerek, oyunculuk gerekse reji kötü olduğundan dolayı amiyane tabirle ortaya çıkan skeçleri kimse sallamadı. Hatta bu skeçler giderek kabak tadı verdi ve senaristi, oyuncusu ve yönetmeni, kötü filmlerin sacayakları olarak mimlendi. ve kimse bu filmleri izlememeye başladı.

Daha büyük prodüksiyonlar gerekliydi. Olay komple ele alınmalıydı. Son bir yıldırda öyle oluyor. Göreceli olarak daha iyi senaryo (merak uyandırıyor), daha iyi oyuncular, ancak yönetmen aynı.

Şöyle bir soru sorayım, en gıcık olunan bitsede gitsek dediğiniz film türü hangisidir? Yok değil mi her türün iyi filmleri olduğı gibi kötü filmleride olabilir. O zaman şöyle değiştireyim, bilim kurgu filmi olduğu iddia edilen bir filmde uzaylıların karton kutularla (bildiğimiz karton kutu) dolaşması nasıl olur mesela, yada estergon kalesi ile ilgili bir filmde arka fonda bir ilaçlama uçağının uçmasına nasıl bakarsınız, hepsi bir yere kadar ama benim için dayanılmaz olanı ise gerilim filmi olma iddiasında olan bir filmin giderek komediye dönmesi bence en dayanılmaz olanıdır.

Peki ya sizce bu film nasıl? Seyirci karar verecek ilk seçimlerde, bence tat vermiyor.

Selamlar

22 Mayıs 2008 Perşembe

asıldan kopmak


Hiç asıldan koptuğunuz oldu mu?

Demek istediğim şöyle bir şey. İşler tahmin edilebilir bir şekilde devam ederken, insanın gerçeği algılama gücü zayıflıyor. Buda onu beklenmedik durumlara göre daha savunmasız kılıyor. tabiki bu sırada insan olayların hala tahmin edilebilir bir şekilde geliştiğini düşündüğünden tamda bu esnada gelen beklenmedik bir şeyin yıkımı daha etkili oluyor. İşte ben buna asıldan kopma diyorum. Eminim uzakdoğu felsefesinde bunun bir adı var. Her neyse önemli olan adı değil, aslı.

Doğruya doğru bugüne kadar bende çok oldu ve en son olan hep daha öncekinden daha az yıkıcı oldu. Ve oluş sıklığıda azaldı. Bunun sebebi ise tecrübe, sonuçta makul bir zekaya sahip her varlık ders alma kabiliyeti ile yaratılmış. Maymun, muz ve su deneyi bunun güzel örneklerinden biri.

Ve tabi ki insan savunma mekanizamalarıda geliştiriyor. Benim bu tür asıldan kopma diye adlandırıldığım zamanlarda meydana gelen beklenmedik durumlara karşı zaman içinde geliştirdiğim en etkili savunma ise çok basit. Asıla geri dönmek, hemde hemen.

Bu durumu gündem üzerinden yorumlasam galiba daha açıklayıcı olacak.

Dün yargıtay bir bildiri yayınladı ve sözde hükümete "yargıya bulaşma, bulaşma fena yaparız " dedi. Bu aslında uzun zamandır ola gelen ve AKP için asıldan kopma olarak rahatlıkla adlandırabileceğim bir durum içerisinde beklenmedik bir şeydi.

Biraz geri döneyim. Abdullah Gül'ün aday gösterilmesi öncei ve sonrasında olanların tamamı AKP için "asıldan kopma"ydı. Hatırlayın, AKP Abdullah Gül'ü aday göstermeden önce ortalıkta dolaşan bütün isimler nasılda bir anda tedavülden kalktı ve olay "o olmasında başkası olsun" noktasına ne de çabuk ulaşıverdi. O günlerde parti olan AKP için beklenmedik olan şeyler zaman içerisinde bu tür durumlarla defaatle karşılaşmış olanlar için hiçte şaşırtıcı değildi hatta o dönemde bunun farkında olan içlerinde bendenizinde olduğu bazıları Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçileceğini hatta bu seçilmenin nmeredeyse bir atanma şekilde olacağı mealli şeyler yazdık yada değişik ortamlar bunlar dile getirildi. Sonuçta o dönemdeki krizden AKP ile değil AKP'nin bir araç olduğunun farkında olan kadrolarca çıktık. Daha sonra olanlar malum, yeni anayasa taslağı çerçevesinde kopan gürültü ve fırtına yine AKP'nin acemice yaptığı hamleler ile büyüdü.

O zamanlar anayasa taslağı ile çıkan gürültünün aynısı, emin olabilirsiniz ki Hükümet Kutup ayılarının neslini korumaya yönelik bir önlemler paketi hazırlamış olsaydı bile çıkacaktı. mesele o günde anaysa değişikliği daha sonra Türban vs değildi bugünde değil. Bugün gündemde olanların tamamı karşı tarafa atılan kaldırım taşları. Bunu en kısa yoldan akşamları merkez medyanın kanallarından birinin ana haber bültenini izleyerek görebilisiniz.

Neyse konumuz olan asıldan kopmaya geri dönelim. Dediğim gibi AKP için asıldan kopmalarda AKP kendi savunma mekanzimalarını geliştiremedi. Böylesi bir savunma yöntemine sahip olmayan AKP ise her asıldan kopma esnasında gelen beklenmedik darbeler ile bir öncekinden daha fazla sendelemeye ve acı çekmeye başladı.

En son dün gerçekleşen Yargıtay açıklaması da (muhtırası diyelim), AKp'nin artık kapanma davasını kanıksamış ve buna yönelik extra (anayasa değişikliği içeren çözümler) tedbirlerin tamamını rafa kaldırdığı bir anda geldi ve AKP'yi asıl'a geri döndürdü. Bu türden bir geri dönüşü daha önce 27 nisan sanal muhtırasında da yapmışlardı ve o süreç sonunda kazanan AKP ve onu araç olarak kullanan kadrolar oldu. O muhtıra sonundaki asıl'a dönüş sonrasında Abdullah Gül başkomutan olarak türbanlı eşi ile köşke çıktı.

Yine kendime dönersem, asıldan kopuş zamanlarında gelişen beklenmedik olaylarda geliştirdiğim en etkili savunma hemen asıl'a geri dönmek olduğunu yazmıştım yukarıda, bunu biraz detaylandırırsam, önce durumun tespitini yapmak, beni asıldan koparan gelişmeleri tahlil etmek, böylelikle zayıf yanlarımı kavramak, asıldan kopmuş zamanlarda yaşananları kesinlikle bir kazanım olarak görmek, kopuşta yaptığım hatalardan bundan sonrası için ders alarak aynı hataları tekrarlamamak ama en önemliside asıldan kopmuş zamanlarını yaşanmış bitmiş olarak görüp, asıl'dan kopuş zamanlarını kesinlikle özlememek. Sonuçta asıldan kopuş esnasında algılama zayıfladığından insan nisbi olarak rahat hissediyor, olumsuz konuları olduğundan çok daha küçük, olumluları ise olduğundan çok daha büyük değerlendiriyor, sonuç tabiki zayıflık. Burada kilit kavram bunların en kısa sürede yapılması.

Hemen oooooooo demeyin, bunları yazmak bile emin olabilirsiniz yapmaktan daha uzun sürüyor.

Bakalım AKP asıl'a dönebilecek mi?

Asıldan kopmamanız dileğiyle, selamlar :)

18 Mayıs 2008 Pazar

yargıya güvenmek

Sabah'tan Emre Aköz'ün yazısı...

***
Yargıya güvenmeyi biz de isteriz ama...


Bundan iki yıl önce, 17 Mayıs 2006'da Alparslan Arslan, Danıştay üyelerine tabancayla ateş etti. Saldırıda 2'nci Daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin öldü.
Dün yapılan törende, hem bu saldırı bir kez daha kınandı, hem de " yargı şehidi " Özbilgin anıldı. Nur içinde yatsın.
Danıştay Başkanvekili Gönül Önbilgin, konuşmasında yargıya yapılan eleştirilerden yakındı. Önbilgin'e göre bu eleştirileri yapanlar, " yargı kararlarını kendi siyasi çıkarlarına uygun bulmayan kişi ve kuruluşlar " idi.
Anayasa Mahkemesi (AYM), Yargıtay ve Danıştay üçlüsüne kısaca "yüksek yargı" adını veriyoruz.
Yüksek yargının son yıllarda eleştiri yağmuruna tutulduğu doğrudur. Keşke öyle olmasa; keşke yüksek yargının ve diğer bazı mahkemelerin kritik konulardaki kararlarını gönül rahatlığı ile kabul etsek.
Ama maalesef bu mümkün olmuyor. İşte rahatsızlık uyandıran olaylardan bir demet:
- Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt, AKP'den ihraç edilen ve en hafif anlatımla, " partinin kapatılmasını isteyen çevrelerle " temas halinde olan eski milletvekili Turhan Çömez ile Kavaklıdere Tenis Kulübü'nde buluşuyor... Çömez, daha sonra CHP Başkanı Deniz Baykal ile bir araya geliyor.
- Saldırgan Alparslan Arslan yakalandığında, babası " Oğlumun İslamcılarla bir ilişkisi yok. Namaz bile kılmaz " diyor. Kız kardeşi ilk duruşmaya başı açık geliyor. Bir süre sonra baba, " İslamcı " açıklamalar yapmaya başlıyor. Kız kardeşi başını örtüyor.
Arslan'ın, Ergenekoncularla ilişkisini gösteren, fotoğraf da dahil sürüyle kanıt sunulmasına rağmen mahkeme bu bağlantıyı kurmuyor. Böylece saldırı " kapatma iddianamesine " giriyor.
- Deniz Baykal, " 367 gereklidir, kararı alınmazsa çatışma çıkar " diyor. Genelkurmay internet sitesinde 27 Nisan (2007) bildirisi yayınlanıyor. Anayasa Mahkemesi sesini çıkarmıyor. " Siz ne karışıyorsunuz " diyemiyor.
Böyle bir ortamda " 367 gereklidir " kararı çıkıyor. Anayasa hukukçularının da lime lime ettiği bu kararı, Başbakan Erdoğan eleştirince kabahatli oluyor, AYM ona kızıyor.
- Yüksek yargı mensupları sık sık yargının " bağımsız " olması gerektiğinden dem vuruyor. Ancak " adaletin yerini bulması " için bağımsızlıktan çok daha önemli olan " tarafsızlık " ilkesinden kimse söz etmiyor. AYM Başkanı "tarafsızlığa" söyle bir değinince hemen kaşlar yukarıya kalkıyor.
- Başbakan Adnan Menderes' in, " emir-komuta " zinciri içindeki bir mahkemenin kararıyla 1961'de idam edilmesi, onu hiç tanımamış günümüz gençlerinin bile vicdanını sızlatıyor. Devlet, Menderes için anıt mezar yaptırarak özür diliyor.
Buna rağmen Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan, 1960 darbesini ve idamları savunan bir açıklama yapabiliyor.
- Artık iç hukukumuzun bir parçası olmasına rağmen mahkemeler ve yüksek yargı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatlarını dikkate almıyor. Türkiye, AİHM'de " en çok mahkûm olan " ülkelerin başında geliyor.

Bunlar bir solukta saydıklarımız. Daha nice olay var bu türden.
Şimdi bunlara bakarak " yüksek yargı tarafsız bir biçimde davranıyor " diyebilir miyiz?
" Yüksek yargının kararları nesneldir, adildir, siyasi görüşlerden muaftır " diye düşünebilir miyiz?
Bu ve benzeri örnekler, "eleştirenlerin" değil, " eleştirilenlerin " siyasi niyetlerle hareket ettiğini, kararlar aldığını göstermiyor mu?
Özetle: Yargının " tarafsız ve nesnel " yani " adil " olmasını istiyoruz. Bu basit talebi, " siyasi çıkar ifadesi " sayanların bizzat kendisi siyasi çıkar peşindedir. Başka sözüm yok!

13 Mayıs 2008 Salı

ya bugün...


Bana kalırsa haber günün en önemli haberi kısaca özetleyeyim; Anayasa Mahkemesi başkanvekili ve tabiki mahkeme üyesi Osman Paksüt bir kaç arkadaşı ile beraber araba ile seyahat halindeyken izlenildiğinden şüphelenir. Arabasını durdurur, izlediğinden şüphelendiği arabada durur, hemen Ankara Emniyet Müdürünü arar olayı anlatır, Ankara Emniyet Müdürü oraya gelir, (arada başka bir kaç şey daha oluyor, Osman Paksüt arabayı aramaya falan çalışır, yakındaki bir trafik polisinden yardım ister vs.)

Her neyse meselenin sonunda Ankara Emniyet Müdürü aracın Polise ait olduğunu ancak orada başka bir amaçla bulunduğunu açıklar.

Olay böyle sizede garip gelmedi mi? Aslında bana pek garip gelmedi, hatta ben çok daha uç bir şeyler bekliyordum, örneğin emekli yüksek yargı mensuplarından bazılarının gözaltına alınması gibi. Hadi canım derseniz devam edelim.

Bir kaç yıl önce yargıtay başkanının veya üyelerinden birinin oğlunun telefon görüşmeleri dinlemelere takılmıştı, özetle başkanın avukat oğlu bazı davalar iin karar satıyordu, aynı dinlemeye yargıçlarda takıldı, yanlış hatırlamıyorsam yargıtay üyeleride, sonucu tahmin etmek zor değil yargı kendini temizleyemedi diye hatırlıyorum.

hemen aklıma geliveren bir diğer örnek ise çok daha yakın zamana ait, geçenlerde Yahya Demirel'in bazı önemli yolsuzluk dosyalarının yargıtayda kaybolduğu ve bir türlü bulunamadığı bu sebeplede zamanaşımına uğradığı zaman aşımının ertsindeki hafta ne hikmetse bu dosyaların bulunduğu haberleri yansıdı basına. Yani karşımızda kararların satıldığı ve dosyalarına bie sahip çıkamayan bir yüksek mahkeme var.

Tabiki de bunların aksi açıklamalar vakit geçirilmeden yapılmıştır. Peki bu durumun aslının ne olduğunu denetleyecek bir mekanizma var mı?

Malum güçler ayrılığı denen bir şey var. Buna göre yasama yürütme ve yargı'nın Türkiyedeki karşılığı, yasama TBMM ve halk seçiyor, yasaları vs çıkarıyor, halka karşı sorumlu, yürütme halk seçiyor devleti yönetiyor, meclise karşı sorumlu, yargı yürütmenin çıkardığı yasalara göre adalet dağıtıyor, kimseye karşı sorumlu değil. Türkiye örneğinde müthiş bir gücü var, tam olarak Jüristokrasi, ancak gücü sadece sivillere yetiyor, hiç kimse adalet dağıttığına inanmıyor, hatta son gelişmelerde açıkça taraf olduğu ve hatta ana muhalefet görevine soyunduğu bile sokaktaki vatandaş tarafından konuşuluyor.

Ve işin garip tarafı yargı bu görüntüden hiçte rahatsız değil hatta bu durumu perçinleyen açıklamalar yapmak için yüksek yargı hiç bir fırsatı kaçırmıyor.

Geleyim son izleme hadisesine. Bu blogda defalarca yazdım. Türkiyede derin devlet değişti ve yeni derin devlet kolay kolay meydanı eski dizene bırakmayacak. Bana kalırsa bu olay yargıya verilen bir gözdağıdır.

Şu anda bulunduğumuz nokta, adalet dağıtma görevi olan yargının açıkça taraf olduğu, ve yürütmeye savaş açtığı nokta gibi görünüyor.

Şöyle bir tablo düşünelim. Yargı belli kararlar alıyor ancak kolluk kuvvetleri bunu uygulamıyor. Nasıl düşünülemez değil mi?

Belki bir yıl önce düşünülemezdi, peki ya bugün?

Selamlar

06 Mayıs 2008 Salı

maç


İktidar oyunu. Bu söz öbeğini ilk okuduğumdan galiba üniversiteye yeni başlamıştım. Açıkçası o zamanlar tahmin ediyorum benzerim olan bir çok genç gibi bende kilit kavramların, muhteşem fikirlerin ve sihirli formüllerin peşindeydim. Galiba birazda bu yüzden sevdim bu tanımlamayı, sanki bir yapbozdaki nicedir bulamadığım bir parçaydı.

Şöyle bir soru ile açayım. Para nereye kadar güdüler, son nokta, varılacak hedef, daha çok para mıdır? Bu sorunun cevabı tabiki de hayır. Peki nedir en güçlü güdüleyici.

İktidar. ama böyle seçimle vs ile elde edilen türden değil.

Yanlış hatırlamyorsam iktidar oyunu kavramını ilk defa Fatih Çekirge ile yapılan bir röportajda (hatta galiba 2-3 gün sürmüştü) okumuştum. O zamanlar daha Fatih Çekirge Uzan grubuna transfer olmamış ve türk halkı daha star gazetesinin yıllarca yapacağı türden bir eyyamcılıkla tanışmamıştı. Tahmin etmek zor değil ama ben yinede yazayım, röportajında iktidar oyununun kurallarını güçlükerin koyduğunu ve sürekli değiştirdiğini söyleyen Çekirge kısa süre sonra komutanlığını yapacağı Uzan grubunun medya kanadında bu kuralları grubun çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışacağnı düşünüyor muydu bilmiyorum.

Aradan geçen yıllar boyunca ben bu iktidar oyunu kavramını kendimce daha da doldurdum. Türkiye açısından oyunu kısaca özetleyeyim. Bu oyunun en büyük özelliği belli bir kuralı olmaması. Örneğin bir orjini , dayanak noktası veya hakemi yok. Bu anlamda da oyuncuların tamamı kendi kurallarını koyuyor ve başka oyunculara kabul ettirdikleri oranda dahada güçlenerek kendi iktidar alanlarını genişletiyorlar. Bu oyunda adalet, demokrasi, adil gelir dağılımı, ülkenin gelişmişlik düzeyi vs gib kavramlar oyuncular tarafından evrensel amaçlar olarak görülmüyor. Oyundaki evrensel tek şey iktidar kavramı ve buna ulaştıracak her şey serbest.

Ortada bir oyun varken tabiki oyuncularda var. Ancak bugünün önceki dönemlere göre ciddi bir farkı var. 3-4 yıl öncesine kadar Türkiyede bu oyun bir yarışma şeklinde sürerken (yani ikiden fazla taraf var ve bunlar birbirlerini engellemeye çalışırken) bugün iki takımın olduğu bir maça dönüşmüş durumda.

Görüntünün sokak tarafından nasıl algılandığını kendimce yorumrsam; sahada iki takım var, kendimce isimlendirirsem; takımlardan birine Müesses Nizamspor, Millispor'a karşı diyebilirim.

Madem bir maça var kadrolara bakalım:

Müesses Nizamspor:

Doğan Grubu,
Diğer bazı belli başlı gruplar,
TÜSİAD,
Artık giderek zayıflayan bürokratik olligarşi,
Kendisini tanımlarken laikliği ana belirleyici olarak kullananlar,
Hukuksal yapının çok çok önemli bir kısmı,
Üniversite yönetimlerinin önemli bir kısmı,
CHP,
vs.

Millispor:

Cemaatlerin çok büyük bir kısmı,
Giderek güçlendiği görülen ancak son bir yıldaki gelişmelerle biraz yavaşlayan yeni bürokratik yapı,
Anadolu sermayesi,
Kendisini tanımlarken müslümanlığı ön plana çıkaranlar,
Emniyet teşkilatı,
AKP,
Başbakanlık,
Meclis çoğunluğu,
Cumhurbaşkanlığı

Tabi ki atladıklarım vardır ancak önemli olan yukarıdaki takımların oyuncu sayısı değil, oyuncuların kalitesi. Kadrolara bakınca hemen dikkat çeken nokta, askerlerin nerede olduğu bunu bilerek yazmadım. Çünkü artık askerlerin 27 nisan 2007 tarihinden sonra kendilerini iktidar oyunundan soyutlayarak asli vazifelerine döndüklerini düşünüyorum. En azından bu yönde bir eğilimleri var. Bence askerler artık darbeler, siyasete müdahaleler ve halkın inanmadığı kavramlarla birlikte anılmak değil, askeri başarılarla anılmak istiyorlar.

Bir diğer yazmadığım oyuncu ise MHP. Heralde MHP tarihini hiç bir döneminde bu kadar çok kilit oyuncu olmamıştır ve bu kadar çok gol fırsatı kaçırmamıştır. Her iki takımda MHP'yi kendi saflarında görmekte memnun olacaktır ancak MHP'nin tarihsel olarak yeri bence Millispor'dur. Bunun dışındaki bir tercih veya tercihsizlik (ki şu ana kadar MHP tercihsizlik stratejisini izliyor ve buda ciddi ciddi kendisine oy kaybettiriyor.) MHP'yi yeniden meclisin dışında bırakacak bir sonucu doğuracaktır. Çünkü mevcut durumda müesses Nizamın bayraktarlığını siyasi partiler noktasında CHP, karşıdevrimcilerin temsilciliğini AKP'nin yaptığı düşünülürse MHP'nin neyi temsil ettiği belli olmayacaktır. Ve neyin partisi olduğu belli olmayan bir MHP'ye sandıktan meclis çıkmaz.

Bakınız DSP-MHP-ANAP koalisyonunda yer alan bir MHP kendi istediği erken seçim sonucunda meclis dışında kalmıştı. Aynı MHP aynı yönetimle bugünde erken seçim istemektedir. 22 Temmuzun üzerinden daha bir yıl geçmeden bu kadar sert bir ayrışmanın yaşandığı Türkiyede şu anda ne tarafta olduğu belli olmayan MHP'ye sandıktan neyin çıkacağı bellidir.

Cumhurbaşkanlığı meselesinde tarafını belli eden e bu ölçüde ehveni şer mantığı ile AKP'ye oy verenlerin ciddi şekilde beğenisi kazanan ve soınraki Türban çıkışında kendisi hakkında AKP seçmeninde "acaba?" ışığını yakan bir MHP yukarıda kendimce yorumlamaya çalıştığım ve sokaktan ne şekilde görüldüğünü kendimce yazdığım tabloda nerede olması gerektiğini en kısa zamanda belirmelemelidir.

Taraf olmayan bertaraf olur.

Selamlar

1 mayıs


Aslında şaşıracak bir şey yok. Sabah'tan Emre Aköz'de aşağı yukarı bunu söylüyor "Ahmet Necdet Sezer, DİSK'i niye sever?" başlıklı bugünkü yazısında.

efendim konu şu. Eski cumhurbaşkanımız 1 Mayıstaki tavrından dolayı Disk Başkanı Süleyman Çelebi'yi arayıp tebrik etmiş.

Ne oldu 1 mayıs 2008'de istanbulda kısaca hatırlayalım, 3-5 tane memleketin parti süsü verilmiş aşırı uç sol örgütü taksime çıkmak istedi. Aslında dertleri taksime falan çıkmak değil, ortalığı birbirine katmak. Yani kırıp dökecekler bu açık, Hükümette istihbaratını aldık taksimde kan çıkacak dedi, sendikalardan özellikle devrimci olduğunu her fıratta dile getiren ama devrim namına ne yaptığı bir türlü çözülemeyen DİSK inat etti, sonuçtada aslında işçi filan olmayan, dahası Disk üyesi filanda olmayan 3-5 tipleme polisten iyi bir dayak yedi, ölen kalan yok çok şükür. Ama merkez medyanın tv kanallarını açıp baksanız, sanırsınız ki kan gövdeyi götürdü. Tamam hastaneye gaz bombası, bazılarına karşı polisin tekme tokat girişmesi pek güzel bir görüntü değil ama Kalabalığın taksim meydana çıkması ve üzerlerine atılacak bir bombanın sonuçlarından yada oradaki dükkanların ve çevrenin dağıtılmasından bence bin kat daha iyi bir sonuç.

Tabi eski cumhurbaşkanının DİSK başkanına ne dediği merak konusu. Her neyse ortalama mantığa sahip herkes aşağı yukarı tahmin ediyordur.

Her neyse aslında yazmaya bile gerek yok ama, son 1 mayıs tiyatrosuda kapatma davası ve öncesi ve sonrası ile kesinlikle ilintili.

Selamlar

30 Nisan 2008 Çarşamba

pazarlık


Yenişafak'tan Fehmi Koru (Taha Kıvanç) bugünkü kulisinde son dönem iç siyasetin en aydınlatıcı tespitlerinden birini yapıyor. Burada.

Ben kısaca yazısını özetleyeyim; "şu sıralar herkes AKP içindeki bu eleştirileri getiren eski bakan veya şu anda bakan olan kişinin kimliğini merak ediyor. AKP üst yönetiminden de şu ana kadar bir twpki gelmediğine göreonlarda bu geri adım atma işine o kadarda karşı değiller. Belkide bu geri adımların neler olacağının pazarlığını yapmak istiyorlar ancak doğru kişi ile pazarlık yapmak ve karşılaştıkları bu kapatılma vb. sıkıntılardan kurtulmak istiyorlar. Benim tavsiyem amiral gemisinin kaptanına gitsinler."

Yazarın görüşü kısaca böyle.

Adım adım gidelim. Bir kere bu fikirlerin kimin tarafından dillendirildiği bence önemli değil, önemli olan bu fikirlerin AKP içerinde olması, tabi bunun amacı Sn. Koru'nun belirttiği gibi nabız yoklamada olabilir direkt bir öneride olabilir bunu zaman gösterecek. Yalnız ortada kabak gibi olan bazı şeyler var.

AKP 27 Nisan muhtırasından sonra hemen ortayakoyduğu iradeyi bu kapatma konusunda ortaya koyamadı.

Bunun en birinci sebebi olarak "hukuka da babalanılır mı o son dayanak noktası hukukun siyasallaştığını kabul edemeyiz, onsuz ne yaparız" noktasını nazara alabiliriz. Tabi bu noktada "iyi de ya hukuk adil değilse" düşüncesi karşımıza çıkıyor. Geçen gün açıklanan Danıştay saldırısı davasında normal bir zekaya sahip herkesin baktığında görebileceği Ergenekon soruşturması ve bağlantısını davanın hakimlerinin ve savcısının görmemesi hukuk sistemimizin içinde bulunduğu durumu anlamamız açısından önemli bir ipucu.Bugün geldiğimiz noktada vatandaşlar arasında yaygın olan, hukukta taraf tutuyor ve güçlülerin hukuku var gibi söylemler daha da güçlenmiş durumda. AKP gibi sokağın nabzını gayet iyi tutan bir partinin bunu farketmemesi imkansız. Demek istediğim şu, sokaktaki vatandaşın kesretli bir kısmı tarafından ( ben % 85 diyorum) hukuk sistemimiz genel olarak çürümüş durumda, insanlar mahkemeler karşısında güçleri oranında yargılanıyorlar. Yani hak ve adalet yok.

Böyle bir tablo ile karşılaşan AKP'nin hukuk sistemine daha önce askerlere gösterdiğinin benzeri bir tepki göstermesi, Türkiyede yerleşik bulunan ittihatçılar dışında hiç kimseyi rahatsız etmezdi. Hatta böyle bir tavır vatandaş üzerinde galina hukuk sistemine sonunda el atıyorlar şeklinde bir umutla bile karşılanabilirdi.

AKP ikinci döneminde kendisinden beklenen adımları atmaya başladı ancak bu konuda bürokratik oligarşi ilede kıyasıya bir kavgaya girişti. Birinci dönemde kavgada taraf olan aslen kendisinde bürokrat olan Sn.Sezer'in açıkça taraf olması ile gerekli başarıyı gösteremeyen AKP ikinci dönemde köşke Abdullah Gül'ün çıkması ile kavgada durumu eşitlemeye başlamıştı. Tabi bu kaptma davası ile yeniden kavgada üstünlük diğer taraf geçti. Burada ilginç olan nokta dün Ekrem Dumanlı'nın yazısında belirttiği gibi Sağcı bürokratların (ben bunu AKP'nin atadığı bürokratlar olarak alıyorum) en basit ifadesi ile korkak olması. Ayrıntısı için dünkü yazımdaki linke bakabilirsiniz. Demek ki AKP bürokrat atamalarında kendisini kollayacak bir atamam politikası izleyemedi. Eğer Türkiyedeki sol'un bahsettiği gibi bir kadrolaşma olmuş olsa idi o kadrolar AKP'nin bu duruma düşmesine izin vermezlerdi düz mantığı, bu noktada çürüyor.
Hemen aklıma, ilk dönem AKP'nin daha iktidarının ilk aylarında bazı büyük kurumların başına atadıkları kişilerin aslında suç dosyalarının bayağı kabarık olmasının çok kıs sürede ortaya çıkması geliyor. (Bkz. Erdemir'e atadıkları genel müdür) Demek ki AKP bürokratik bir kadroya sahip değil.

Peki geride kalan 6 yılda madem AKP'nin kendisine göre bir bürokratik kadrosu yoktu da nasıl bu başarıyı elde etti? hemen kısa bir açıklama yapayım bugün geldiğimiz noktanın 6 yıl öncesine göre başarı olup olmadığı tartışılır buna itiraz etmem ancak bu yazının konusu ortada bir başarı olup olmadığı değil. Bence ortada bir başarı var, neyse.) Evet Türkiyede bugün belli bir anlayışa sahip ve kesinlikle ittihatçı olmayan bir bürokrat kesim var. Ve bazı iddialara göre bugün ittihatçı yapılardan daha güçlüler ancak bu noktada bürokratın gücünün sonuçta siyasi iradeye bağlı olduğuda kesin. Yani eğer bürokrat korkuyorsa bence bunun iki sebebi var. Birncisi bürokrat korkak ikincisi arkasında siyasi irade yok. Bu anlamda AKP'ye açılan kapatma davası AKP'yi destekleyen bürokrat yapı tarafından da dikkatli izleniyor ancak bu yapı tarafından beklenen AKP tepkisi gelmekte geciktikçe bürokratlarda iplere yaslanıyorlar.

Şöyle bir bakınca iplere yaslanmış bir AKP ve iplere yaslanmış sağcı bürokratlar tabiki de yumruk yiyorlar ama şu anda çokta etkili değil sonuçta gardlar düşmedi. Yalnız beklenen tepki geciktikçe iki tarafta yorunuluyor burası kesin. Benim bu noktada görüşüm olanlara karşı ilk tepkinin AKP tarafından gelmesi. Sonuçta olanlar AKP'ye karşı yapılıyor.

geleyim şu pazarlık konusuna, geri adım sadece bir adımdır. O adım atrılırsa gerisi kesinlikle gelir. Yani şu anda AKP içerisnde eski bürokrat ve eski Anaplılar tarafından oluşturulmaya çalışılan pazarlık yapalım ve kurtulalım tavrı AKp'nin sonu olacaktır. Yapılması gereken nasıl 28 nisan öğle saatlerinde muhtıraya karşı gereken cevap verildiyse bugün olanlara karşıda gereken cevabın verilmesidir. Bu anlamda yarın süresi dolan parti kapatma konusundaki cevbaın gereken cevabı içermesi dileği ile.

Çünkü aksi taktirde Türkiyeyi her açıdan, geçmişte yaşadığımız zor günler bekliyor. Bugün AKP yarın bir başkası, AKP en kısa zamanda net bir şeyler yapmalıdır. Yapılacakar hususunda da seçenekler açık ve son derece kolay.

1. Anayasanın parti kapatmayı çok çok daha zorlaştırıcı ve siyasilere yasak getirilemeyecek şekilde düzenlenmesi, kesinlikle zor değil, uzlaşma son zamanlarda çok sık duyduğumuz bir kelime ve sokakta artık nefret uyandırıyor. Uzlaşma milletle olur diyen bir AKP müthiş bir çoğunlukla anayasayı halka onaylatır.

2.Anayasa değişikliğinden sonra yerel seçimlerle beraber erken genel seçim kararı alınması, böylelikle AKP bütün problemlerin çözümünde vatandaşı arkasına alır. (herhalde sonucu tahmin etmek zor değil.)

3.Türkiyede ittihatçı düşünceyi temsil eden kadroların etkilerinin giderek azaltılması. BUda iktidarda olan hatta anayasayı değiştirme gücüne sahip bir siyasi irade için çokta zor olmayacaktır.

Bu noktada MHP eğer yakın dönemde daha da güçlenmek sitiyorsa şu anda müthiş olan AKP desteğine ortak olucu politikalar izlemelidir. Aksi takdirde ortaya çıkacak kamplaşmada müesses nizamın partisi CHP, karşı devrimin partisi AKP olacağından MHP'nin neyin partisi olacağı pek belli olmayacaktır. Türk seçmeni ne olduğu belli olmayan bir partiyide meclise taşımayacaktır. Bence 22 Temmuzda ulusalcı söylemler ile kendisini meclise atan MHP'nin kendi durumuna ciddi olarak gözden geçirmesi gerekiyor.

Selamlar

29 Nisan 2008 Salı

sağcı bürokrat


Zaman'dan Ekrem Dumanlı'nın yazısı, aslı burada.

***
Ne zaman "sağ"dan "sol"dan bahsetsem mutlaka yazının bir yerine şöyle bir ekleme yapmak zorunda hissediyorum: "Aslında ne bizdeki sağa sağ denebilir ne de sola sol denebilir; lâkin kabataslak bir tasnif için bu terimlere ihtiyaç duyuyorum." Doğrudur. Bizdeki sağ dünyadaki sola benzer; bizdeki sol da dünyadaki sağa.

Neyse konumuza dönelim: Acı tecrübeler sonunda görünen o ki bizdeki "sağcılar", "solcular"a göre daha çekingen, daha ezik, daha pısırık; hatta daha korkak olur. En alt seviyedeki devlet memurundan öğretim üyesine, siyasetçisinden yüksek yargı üyesine kadar bu böyledir. Cesurlarına bir şey demem. Aslan yürekli müstesnalar da vardır; amma genelde sağcı memur ve bürokratlar bir koltuğa oturmayı ve orayı belli bir periyot içinde işgal etmeyi aslî vazife sayar. Buna bir de "hassas dengeler"i ekler ve oturduğu koltuktan kalkıp bir adım atması gerektiğinde yüreciği güvercin kalbi gibi kıpraşır durur. Oysa aynı yere "sol görüşlü" bir memur, yönetici, bürokrat gelir ve yer yerinden oynar. Pısırık solcu devlet görevlisi yok mudur? Vardır elbet; ancak bu kişilerde "devletin/rejimin aslî sahibi olmak" gibi derin bir iddia vardır. Bu, cesaret pompalayan bir duygudur. Hele adam "eski tüfek solcu" ise, valla, katar karıştırır; "militan demokrasi"den bahseder, "jakoben olmak zorundayız" der, "habis ur, vampirler" gibi tabirlerle bir dünya insanı suçlar, mahkûm eder...

Sandıktan zaferle mi çıktınız; bunun hiçbir önemi yoktur sol için. "Yüzde 97 oy bile alsanız" adamın umurunda değildir. Kanun, nizam, adalet, fazilet... "Geç bunları" dercesine çifte standartın ar damarını çatlatır ve "çoğunluğun zorbalığı"ndan dem vurur. Aslında yapılan basbayağı "azınlığın zorbalığı"dır. Başörtüsü der baskı kurar, Kur'an kursu der baskı kurar, Kutlu Doğum der baskı kurar ve "mahalle baskısı" feryadıyla tersten baskı ağları örer. Sağ iktidarlar, "kadrolaşma" iddiasıyla ecel terleri döker; aslında olmayan bir "kadro" üzerine koparılan bir gürültüdür bu.

Belki de şapka çıkarmak lazım "solcular"a, "Kemalistler"e, "laikçiler"e, "sosyal demokratlar"a vs. Baykal kürsüye çıkıyor, Kur'an'dan ayet okuyor, Ebu Yusuf'tan, İmam-ı A'zam'dan fıkhî deliller getiriyor. Sonra kalkıp "Din de bizim, ..." diyor. Söylediği sözleri yazın bir kâğıda, altına Tayyip Erdoğan ya da Devlet Bahçeli imzasını atın; seyredin gümbürtüyü o zaman. Baykal bunu neden yapıyor? Demek istiyor ki "Ben ayet de okurum, hadis de. Tefsir de yaparım, fıkhî yorum da; ama sen aynı şeyi ya-pa-maz-sın!"

Sözgelimi hukuk dünyasına bakın ve laikçi, Kemalist, ulusalcı vs. diye bilinen hukukçulardan aklınızda kalanları bir çırpıda sıralayın; Yekta Güngör Özden, Nuh Mete Yüksel, Önder Sav, Vural Savaş, Sabih Kanadoğlu... Tarafsızlığın çok önemli olduğu hukuk alanında, bir tanecik "sağcı, milliyetçi, muhafazakâr" diye tanınan insan var mı şu saydığım isimlere denk? Yok! Çünkü "sağcılar" devletin aslî sahibi gibi görmüyor kendini. Tamam; devletini seviyor, hatta uğruna ölümü kutsal bir vazife gibi görüyor. Ancak geldiği makamı "liyakat"le özümseyemiyor ve kendini hep iğreti olarak görüyor. Bir makama gelir gelmez "medyaya şirin görüneyim" diye göbeği çatlıyor. Asker-sivil bürokrasiden azar yememek için adeta tek ayak üstünde bekleyenler var. Halbuki devlet herkesin devleti, ne "solcu"nun babasının malı ne "sağcı"nın. Hiç kimse kendini rejimin bekçisi gösterip terör estiremez. Hiç kimse de geldiği makama emanetçi ürkekliği ile yaklaşıp oturduğu koltuğun altında ezilmemeli. Bu ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan sağcılar pısırıklığı bir kenara itip katılımcı demokrasinin özgüven basamaklarını tırmanmadıkça bu ülke eşitlikçi bir demokrasiye ulaşamayacak. Makamlar, mevkiler bugün var, yarın yok; adınız tarihe ödlek diye de geçebilir, cesur yürek diye de. Yeter ki kalbiniz ülke sevgisi, millet saygısıyla dopdolu olsun!..
***