30 Mayıs 2010 Pazar

yeniden ...




Uzunca bir dinlenmeden sonra yeniden not düşeyim...

Selamlar

17 Nisan 2009 Cuma

ne kadar



Bir kaç gün önce Genelkurmay Başkanının konuşması oldu. Her ne kadar bir çokları gayet olumlu bulsa da ben aynı fikirde değilim. Nevzat tarhanı'ın yaptığı gibi bir inceleme yapacak değilim. Merak edenler buradan ulaşabilir. Ben algıya bakarım. Konuşmaya davet edilenler arasında Zaman, Taraf ve Vakit gazetesi yok.

Hemen şöyle bakalım, Zaman gazetesi Türkiyenin en büyük cemaatinin gazetesi, Türkiyenin ve dünyanın her tarafında okulları var, bir zamanlar yaptığı öğretmen atamalarının MEB atamalarını geçtiğinden bahsediliyordu büyüklük olarak, artık mali güçleride çok çok önemli bir noktaya geldi, Türkiye siyasetinin yanında bölgesel siyasette izlemeye başladılar ve bu konuda bayağıda etkinler. bağlı oldukları Nur hareketinin en önemli karakteristiği olarak devlet ile hiç bir şekilde çatışmıyorlar, herhangibir aşırılık hareketine dahil olmuyorlar, bir çok şekilde olumlu ve olumsuz olarak tanımlanıyorlar ama hiç bir kesim onları herhangibir siyasi hareket parti veya izm ile anamıyor. Cemaat olarak adlandırılıyorlar ve buna itiraz etmiyorlar, mensupları, sempatizanları, tanıyanları vb. gibi etki güçlerini korumalarının ve belkide arttırabilmelerinin altında yatan önemli sebeplerin başında bu apolitik duruşları var. Bunlar herkes tarafından kabul gören gerçekler birde algıya bakalım, toplumun ezici bir çoğunluğu tarafından (ben insaflı bir tahmin ile % 75 diyeyim ve bu oran bazı bölgelerde %90'ları çok rahat geçer) iyi çocuklar şeklinde bir algı var.

Taraf gazetesine bakalım birde. Aslında bunun öncesinde bir Nokta dergisi macerası var, zaten bugünkü Taraf gazetesi kadrosunun önemli bir kısmı kapanan Nokta dergisi çalışanlarıydı. Uzunca bir süre Nokta'nın arkasında ve tabiki Taraf'ında arkasında Gülen cemaatinin olduğu iddia edildi ama bu iddiaların hiç biri kanıtlanmadı. Her neyse bence kimin desteklediği falanda önemli değil. Uzun zamandır Taraf gazetesi Askerleri hedef tahtasına oturtmuş durumda hemen her biri skandal boyutunda olayları manşet yaptı ve yine algıya bakarsak bunlara Askerler tatmin edici cevaplar veremediler, hatta bunun yerine tehdit edici, karalayıcı bir üslup kullandılar. Eh bu durumda askerlerin haksız, taraf'ın haklı olduğu algısına yol açtı. Emin olabilirsiniz taraf gazetesinin haklılık oranıda kamuoyunda bence % 70'in altında değil.

Vakit gazetesi'ne gelince yayın çizgisi belli, hedefi askerler, ve hemen her daim davalıklar, ancak beildiğim kadarıyla davaların konuları hakaret vb. şeyler haberlerin içeriğine yönelik (yalan haber, saptırma vb.) şeyler bildiğim kadarıyla değil. Bunada bir oran verirsem, kamuoyunda Vakit'e ciddi olarak bir antipati var ve bunun yegane sebebi tarzları.

Şimdi Genelkurmay'ın son hamlesine bakınca bu 3 gazete davet edilmiyor buradan rahatlıkla bu yukaırda verdiğim oranlardan yola çıkarak sizde belli bir % oranına ulaşabilirsiniz. Ulaştığınız oran; Acaba askerler toplumun ne kadarlık bir kısmı ile hiç bir şartta karşı karşıya gelmek ve hatta kendi düşünceleri açıklamak istemiyor? sorusunun cevabı olacaktır.

Selamlar

3 Nisan 2009 Cuma

aşama


BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu geçenlerde vefat etti. (Allah Rahmet Eylesin.) Akıllara bir sürü soru geliyor. İşin aslı kazayı ilk duyduktan sonra nedense aklıma ilk gelen şey bunun bir suikast vb. olup olmadığı değil gelecek tepkilerin ne olacağıydı. Şu anda da pek farklı değil.

Önce eldekilerle gidelim. BBP sonuçta yakın zamanda teşkilatının en azından bir kısmı, bir şekilde eski iktidarın eline geçmiş bir parti görünümündeydi. Zaten bunu rahmetlide ifade etmişti. (Bkz. Hrant Dink cinayetine adı karışanların partiyle olan bağları) Eh ülke çapındaki oy oranıda önemli değildi. Vatandaş seviyesinde hemen herkesin üzerinde uzlaşacağı nokta, adam gibi bir lideri vardı ama hepsi o, ondan başkada bir şeyi olmayan bir parti.

Şimdi şöyle bir tablo çizip sorayım;

Türkiye gerçeğine şöyle bir bakalım. 200 yıldan beri iktidarda olan bir grup, eğilim, düşünce, güruh artık ne derseniz deyin, değişiyor, bunu değiştirende başka bir topluluk. Eh bu işler bir anda olmayacağına göre aşama aşama olacak. Bir aşama bitecek, başka bir aşama başlayacak yada bitmeden başlayacak.

Yani elimizde 2 ayrı grup var birbirlerine düşmanlar. Resmen bir savaş durumu var. Savaştaki en önemli şeyde casusluk faaliyetleri, bununda en önemli kısımlarından biri düşmanın planını öğrenmek. Şimdi diyelim ki, bu bahsettiğim 200 yıllık iktidarın karşısındaki grubun (ve bence kazananlar) planladığı aşamalarından biri de, halkın karşısına AKP'ye karşı bir siyasi alternatif koymak olsun. Daha önceki yazılarımdan bazılarında da AKP ile yenilerin bazı konularda çatıştıklarını.

Şimdi başta bahsettiğim soruyu sorayım. bana öyle birini söyleyin ki, arkasaında bu bahsettiğim yeniler olursa AKP'den (mesela diyorum) 60-70 arası milletvekili koparabilsin, böyle bir güç ilede bir sonraki seçimde ( veya muhtemel bir erken seçim zorlaması ile malum bu tür bir değişim ile erken seçime zorlama gücü kazanıyorlar) iktidara alternatif olabilsin?

Galiba bir şeyler şekillenmeye başladı.

Selamlar

31 Mart 2009 Salı

umduğunu değil ...


Ben beni bildim bileli her amerikan başkanı Türkiyeye gelir. Tabikide ABD ile ilişkimiz bununla sınırlı değil. Başkana gelinceye kadar hemen her konuda ABD ile ilişkilerimiz uzun zamandır baya bi sıkı fıkıdır. Bir zamanlar ya o ya bu denilen kutupsal zamanlarda bu normal karşılansa bile CCCP sonrası dünyada AB mi, ABD mi diye apışıp kalmış afrika ülkeleri psikozuna bizde girmiştik.

Aslında bu durumdan ne ABD'nin ne de AB'nin şikayeti yoktu, bir süre Ruslarında pek umurunda olmadık, kendi dertlerine düşmüşlerdi. Sonra bir şeyler olmaya başladı, Ruslar balkanlara dadandı, ABD ise sağa sola uçakları taktılar !!!, sonra ABD'de bir hışımla Afganistan hemen ardından Irak dedi. Masa büyüdü, bahis yükseldi.

Daha önceki yazılarımda yazmıştık masadayız diye. Buraya kadar sorunda itirazda olmaması lazım. yalnız bir soru var cevabı biraz zor. Masaya bizi kim oturttu? kendimiz mi yoksa ortam mı hazırlandı? Yani masada oyuncumuyuz yoksa bahsi arttıran mı?

Aslında bu konuda da fikrimi daha önceki yazılarım da masada kendi irademizle oturuyoruz ve oyuncuyuz anlamında değerlendirmelerle belirtmiştim.

Peki durum böyle iken Obama neden o kadar ülke dururken Türkiye ye geliyor? Ben bu ziyaretten hemen hemen hiç kimsenin ama en başta da ABD'nin memnun olduğunu düşünmüyorum. Kendimi ABD'nin yerine koyduğumda gördüğüm şu.

Irak ve Afganistan yüzünden loser konumum giderek belirginleşiyor, uzun zamandır karizma diye bir şey kalmadı, süslü, zengin mahallesinin muhallebi çocuğu bütün imkanlarına ve korumalarına rağmen kenar mahallelerde rahat hareket edemiyor. dahası ülkeler planında nispeten ayrıştığı görülebilen politikalar, daha gayrıresmi seviyede neredeyse tek renge dönüşmüş durumda; ABD düşmanlığı. Bahsettiğim sessiz kalabalıkların ABD'ye, mallarına, tarzına, yandaşlarına duyulan duygusal tepki değil, daha çok elle tutulan gözle görülen zaman zaman şiddetli eylemlere dönüşen bir tepki. Ve ülkler altı veya üstü olmasa veya herhangibir ülkenin kontrolunde olup olmaması önemli değil.

Önceki başkan'da son zamanlarında Arapları kapsayan bir geziye çıkmış bir sürü sempatiklik yapmıştı, pek etkili olmadı, hemen herkes soğuk davrandı. Şimdi de Obama aynı politikayı güdüyor yalnız burada değişik bir şey var. Erdoğan ve AKP hükümeti demeyeyim ama dış politikayı yönlendiren grup tercihlerini belirlerken baya bir zamandır rol dağıtımında sicil kağıtlarına bakmıyor. Açık yazayım, Türkiye belli grupların başkaları tarafondan (özellikle batı ve İsrail) terörist olarak tanımlanmasını önemsemiyor. Buda biraz yukarıda bahsettiğim tek rebge dönüşmüş olan ABD ve batı karşıtı tepkiyi Türkiyeden uzak tutuyor, bu tepki ile uğraşırken diğerleri Türkiye hem zaman kazanıyor, hemde hamle üstünlüğü elinde tutuyor.

Tamda bu ortamda ABD başkanı Türkiyeye geliyor, bence hiç bir şey olmasa bile el sıkışırken çekilen fotolar bile belli çevrelerde belli gruplarda özellikle ortadoğuda bir kişide bile acaba soru içaretini oluştursa bence ABD kar'dır diye bakıyordur. Bence Türkiye'de de fazla bir beklenti yok, hatta bunun nasıl kullanılacağına dair strateji bence geliştirilmiştir. Türkiyenin sergileyeceği tavır, herkesle konuşuruz, herkesi dinler ve sözümüzü dinletiriz. Savaşta başka yollarda var, ayrıca artık arabulucu gibi kıytırık şeyler de beni kesmiyor, hakem olmak istiyorum, gücüm var, tavırları olacaktır.

Birde komplocu sayılmam ama caba Obama'nın çantasında gizli amerikancı ergenekon'cular için sağlanabileceği düşünülan kolaylıklar ve iyi haller başlıklı bir dosyada olabilir mi diye de düşünmüyor değilim.

Misafir kısmetiyle gelir derken arkasındanda eklerler, umduğunu değil bulduğunu...

Selamlar

30 Mart 2009 Pazartesi

koyun


Başbakan özetle dersimizi aldık dedi. Gerisi geldi geçti zaten. Bir seçimi daha geride bırakırken diğer parti liderlerinden ses yok. Zaten seçimin en çok merak edileni AKP'nin % 47'yi koruyup koruyamayacağıydı.

Korumayamadı.

Aslında bu da belliydi, en azından benim için belliydi, zamansızlıktan önceki seçimlerdeki tahminlerimi yazamadım. Ama aşağı yukarı bende böyle bir tablo bekliyordum. Yinede şaşırdığım bir kaç yer oldu. Neyse yazının konusu bu değil.

Başbakan dersimizi aldık dedi ya, ben şimdi acaba bu seçimin bütün tarafları derslerini aldılar mı diye merak ediyorum ve burada bahsettiğim sadece 3-5 parti değil. Mesela Doğan grubu izlediği stratejinin sonuçları nasıl gördü. bence bunca çabaya rağmen bir başarı elde edemedi. Bunda toplum nezdinde ne kadar bir geçerlilikleri olduğu açık. Buradan bakınca görünen şey, Doğan grubunun siyasi kanaatleri etkileme gücü artık kalmadı, çünkü hitap ettiği kitle artık yok, bir zamanın beyaz yakalıları, bugün kendilerini çok geniş bir yelpazede tanımlıyorlar. Yani Doğan grubu oturup ciddi ciddi düşünmeli. Bence seçimleri Doğan'a verdiği mesaj "sana güvenmiyorum"

Seçimin bir diğer tarafı etkili yetkililer, seçim hatta seçimler hatta yıllar önce 4-5 sefer ciddi ciddi darbe atlatmışız. Bazı devlet memurları, kurulu düzeni yıkmaya çalışmışlar hala da yıkmak olmazsa zayıflatmak peşindeler, mesela yargıda ama şu ana kadar iddia edilenler bu yönde. Eh bu çevrelerde bence ders almalılar. Yalnız daha önce geçer 3-4 seçimi göz önünde bulundurunca bence bu çok zor. Geçenlerde eskinin etkili yetkililerinden birinin sesi olduğu iddia edilen bir kayıtt bu milletin koyun olduğundan bahsediliyordu. Eh bu varsayımla yola çıkınca ulaşılan yerde kaybedenler ülkesi oluyor demek ki.

Seçimin diğer bir tarafı Kürtler ve DTP'ydi. Bir kerebu satırların yazarı DTP eşit yaklaşık PKK ancak PKK eşit değildir ve yaklaşık değildir Kürtler noktasında duruyor. Burası çok fazla su götürür ancak net ola bir şey var. Kürt oyları DTP'de toplandı. Bu noktada daha önceki yazılarımdan birinde DTP'nin ilk yerel seçimlerde silineceğini iddia etmiştim buradaki varsayımım PKK'nın silahlarının susmayacağıydı. Silahlar sustu, varsayım yanlış çıktı, bu seçimde beni şaşırtanlardan biri bu oldu, tabi bu noktada silahların susmasının AKP'ye değilde DTP'ye bağlandığı da görüldü. tersten okursak silahların susması DTP'ye oy getirdi, o zaman silahlar kusmaya başlarsa DTP oy kaybeder. Buradaki özne DTP'nin oyu değil silahların susmasıdır. İnşallah hiç konuşmazlar. Bence DTP'nin alması gereken ders budur.

CHP'ye gelince Sn. Baykal bir iki güne kadar AKP'nin başarısızlığı üzerine oturan bir değerlendirme yapar. Türban ve Kur'an Kursu açılımlarının devam edeceğini sanmıyorum, sonuçta daha bir kaç ay önce Türbanı üniversitelerden çıkaranda kendi başvuruları. Alması gereken ders bana kalırsa memleketi gerecek şeylerden uzak durmaları vs vs vs. Hiç sanmıyorum. Bence seçimden sonra Deniz Baykal'ın ilk işi Kemal Kılıçdaroğlu'nu zayıflatmak olacaktır.

MHP bir diğer taraf. İstediğini aldı diyebiliriz. Alacağı bir ders olduğunu düşünmüyorum. Şöyle bakınca herhangibir şey vaadetmiyor. Herhalgibir konuda tavrı belli değil. Mesela Ergenekon, mesela türban, mesela ekonomik kriz, Kuzey Irak vs vs vs. Bunların hepsinde söyledikleri yavan şeyler.

SP'ye gelince 2007'de %2 iken bu seçimde %6 aldı. Eh bu oyların kimden geldiğini söylemem gerek yok. Yukarıda aldı derken bence yanlış oldu. Bu 4 puanı bence AKP verdi. 2007'den bu yana bu 4 puanlık kısmı memnun edecek en azından umutlandıracak hiç bir şey yapmadı. Buna rağmen bu 4 puanın dışındaki çokları da adressizlikten bence AKP dedi. Tabiki bu durumu SP'de görüyordur. Yani önünde AKP'nin verme ihtimali olan bence en az bir % 5 daha var.

Ve AKP bence dersini aldı. Başbakan'ın not defterine bence dün akşam yazdığı şeyler kısaca şöyle;

* Tek adam olma
* Adaylara ve etrafındakilere dikkat et
* Ergenekon, Türban, Yolsuzluk konularında geri değil, belirleyici ol
* Senden öncekileri çağrıştıracak şeylerden uzak dur

Ve son taraf millet, millet bu seçimde iktidara ayağını denk al dedi. ve bir şey daha yaptı, oy avcılığı kokan beyaz eşya dağıtımları, erzak vs.'ler gibi şeylere karnımız tok. Eşya vereceğini iş için bir şeyler yap, çünkü şu ana kadar yaptıkların hoşuma gitmiyor, giderek senden öncekilere benziyorsun dedi. Ve bir şeyi daha ekledi, ben koyun değilim, herşeyin farkındayım.

Selamlar

20 Mart 2009 Cuma

düdük makarnası


Cem Yılmaz bir gösterisinden kendisinden kasıtla hayatın anlamını mı verecek bu düdük makarnası demişti, hemen her esprisinde olduğu gibi bunda da herhalde herkes güldü, bende güldüm ve unuttum. Bir daha ne zaman ve hangi vesileyle hatırladım bilmiyorum ama ne zaman bir yerde Cem Yılmazla karşılaşsam hep bu espri aklıma gelir.

Dün akşam Galatasary - Hamburg arasında UEFA kupası maçı vardı. Önce Galatasaray 2 gol attı, Hamburg'un kazanma şartı 3 gol atmasıydı, attı ve kazandı.

Bir soruyla devam edeyim, kaybettiğinizi ne zaman anlarsınız? Biraz yardım edeyim, kaybederken bunu fark eder misiniz, yoksa iş işten geçtikten sonra kaybetme sürecini tekrar tekrar yaşayanlardan mısınız? Eğer öyleyse keşkeci misiniz, yoksa kısmetçi mi?

Bugünlerde gerçekten merak ettiğim bir şey var. Ergenekon olayında kaybeden taraftakilere bakınca gerek fikri, gerek akli gerekse konum itibari ile üstün nitelikte kişiler görüyorum. Yani plan, proje, güçlü zayıf yan analizleri, program, disiplin, vb. daha bir çok haslete sahip olmaları gerekir diye düşünüyorum. Önc eki görevlerine ve belli dönem işgal ettikleri devlet kademelerine bakınca yukarıda saydığım niteliklere ve hatta çok daha fazlasına sahip olmaları gereken kişiler.

Peki şu anda başlarına gelenleri neden tahmin edemediler, neden kendilerince gerekli tedbirleri almadılar, zayıflarını tahlil etmediler? Gerçektende bu durum son derece garip geliyor. Bunları yazarken tek çıkış noktam meseleye stratejik olarak yaklaşmak( zaten bu blogdaki her yazıda orjin hep konuların stratejik tarafları oldu, her neyse).

Meselenin hukuki, siyasi yanlarına bir tarafa bırakıp sadece bu yönüne bakınca ben bu grubu yerinde olsaydım, kaybettiğimi Erbakan başbakan olduğunda anlardım. O zaan anlayamasaydım, 28 Şubatta anlardım, o zaman anlayamasaydım, Erdoğan okuduğu şiir yüzünden hapse girdiğinde anlardım, o zamanda olmasaydı ... Bunları uzatmak son derece kolay, belki yüzlerce binlerce şey yazabilirim burada Türkiyedeki müesses nizamın kaybettiğini anlaması gereken işaretler olarak. Bütün bunlar olurken çok şeyi farkettiler ama kaybetmekte oldukları farkedemediler. işte beni asıl meraka düşüren şeyde bu.

Neden farketmediler?

Sun Tzu, Savaş Sanatı kitabında kazanmayı (dolayısıyla kaybetmeyi de) çok basit bir şekilde formülize eder:

Başkasını ve kendini bilirsen, yüz kere savaşsan tehlikeye düşmezsin; başkasını bilmeyip kendini bilirsen bir kazanır bir kaybedersin; ne kendini ne de başkasını bilirsen, her savaşta tehlikedesin'.

Herhalde en temel strateji konularının başında gelen bir şey bu. Bugün ergenekon davasında sanık sıfatı olanlara bakınca açık bir şekilde görülen şey, ne kendilerini nede düşamn addettiklerini tanımadıkları açık. Bunun dahada kötüsü kaybettiklerini veya kaybetmekte olduklarınında farkında değiller, bunu sürekli patlayan kasetlerden anlayabiliyoruz.

Deseler ki bana hayatındaki en önemli şeyleri 30 kelime ile say, heralde bu kelimelerin içinde Galatasarayda olurdu. Dün akşam maçı izlerken kaybettiğimizi ben daha durum 2-0 iken anlamıştım. Takım yavşamaya başladığında içimden gölü yersek kaybederiz (ki Hamburg'a bir değil en az üç gol lazımdı) demiştim. Aynende öyle oldu hamburg ilk golü attıktan sonra diğer 2 golü, yürüyerek !!! attı, sonuçta 3 gol yedik ve herşey bitti. Buradan vardığım sonuç, Galatasaraydan sorumlu olanlar halihazırda Galatasaray'ı (en azından dün akşam) benim kadar iyi bilmiyorlardı, bunun yanında Hamburg'uda benim kadar iyi bilmiyorlardı. Sun Tzu formülasyonu işledi, ne kendimizi ne düşmanımızı tanımıyorduk, tehlikedeydik, kaybettik.

Geleyim Cem Yılmaz en azından 10-12 yıldır hayatımızda, bu süre içerisinde hatırı sayılır bir servet yaptı kendine, bu 10 yıl içinde birbirinden farklı gösteri sayısı takip edebildiğim kadarıyla galiba 5. Yani bir gösteri hazırlıyor sonra aynı gösteriyi atıyorum 2 yıl boyunca değişik şehirlerde veya aynı şehirde farklı kişilere, yada artık na kadar çeşitlendirebilirse satıyor. 10 yıl desek 2 yılda bir yeni bir gösteri üretiyor.

Cem Yılmaz stand-up'a başladığı zamanlarda teknoloji bugünkü kadar gelişmiş değildi, hala kasetler vardı, vcd yoktu veya çok nadirdi, doğal olarak bir korsan cd-vcd vb. pazarıda yoktu. Oysa bugün tam tersi buna bir günde gelmedik belli bir süre geçti. Bu süre zarfında Cem Yılmaz'da süreci ve kaybetme işaretlerini doğru okudu. Ve giderek stand up'çı kimliğinden sıyrıldı ve sinemacı kimliğine büründü. Bugün artık normal insanlar onu stand upları ile değil, filmlerindeki karakterleri ile anımsıyor. (Eh bazılarının aklına düdük makarnasıda gelmiyor değil ama onlar bu yazının konusu değil, yani boş verin)

Aradan geçen zamanda şimdi araştırdım, 5 film yapmış ve 5 reklam dizisinde oynamış. Benim yorumum kaybetme işaretlerini erken görmüş ve ona göre stratejisini belirlemiş. Kendisini iyi tanımış, düşman demek doğrumu bilemiyorum ama amacını iyi tanımış ve tehlikeye düşmemiş, yani bence kazanmış. Düşünüyorumda hiç sinema işlerine girmseydi, yeni bir stand up gösteri yapsaydı İstanbulda ve bu gösteri ertesi gün mesela sivasta bir korsan filmcinin tezgahında olsaydı acaba ne düşünürdü?

Günün sonunda kazanan düdük makarnası,
kaybeden Ergenekon ve Galatasaray. Kadıköyde kupa finali hayali bitti, yazarken bile içim burkuluyor.

Kısmet demek bile acıtıcı...

Selamlar

12 Mart 2009 Perşembe

hak


Aslında bu yazının konusu biraz daha farklı olacaktı. Nokta dergisinin kapanmasını sağlayan darbe günlüklerinden bahsediyorum. Kısaca özetleyeyim. Nisan 2007 de Nokta dergisi darbe günlükleri diye bir kapakla çıktı, buna gmre emekli deniz kuvvetleri komutanı görevde olduğu dönemde bazı günlükler tutmuştu ve bu günlüklere göre Türkiye AKP iktidarı esnasında 3 darbe atlatmıştı. Bu haber sonrasında Nokta polis tarafından basıldı, baskından galiba 1 hafta sonrası Nokta kapandı,olay mahkemeye konu oldu, sonuçta aslında pekte uzun sürmeyen bir zaman sonra hem nokta dergisi ve günlükler haberini yapan ekip aklandı. Mahkeme günlüklerin gerçek olduğuna karar verdi vs vs vs.

Bu bloğun kurulma amacıda Noktaya yapılanlara kendi çapında bir tepkiydi o zamanlar.

Mahkeme sonuçlandıktan sonra burayı kapatmam gerekip gerekmediğini düşündüm. Sonunda da kapatmama karar verdim taki hak yerini bulana kadar.

Ergenekon'da ikinci iddianame'de mahkemeye sunuldu. Şu ana kadar yansıyanlardan ikisi oldukça önemli, biri sağlık sorunları gerekçe gösterilerek tahliye edilen ancak sanık sıfatları devam eden iki emekli orgeneral hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis isteniyor, ikincisi ise darbe günlükleri artık iddianamede.

Geride kalan 2 yıla bakıyorum da, herhalde o nisan ayında Noktayı susturmak isteyenler bugünlerde ziyadesiyle pişmanlardır. haftada bir çıkan nokta bugün artık Taraf adıyla günlük çıkmaya başladı. O günlerde belki Türkiyenin çoğunluğu için dokonulmaz addedilen kişiler için bugün müebbet isteniyor, herşeye rağmen komutan olarak saygı gören insanlar bugün artık toplumun ciddi bir kesimi tarafından hapisten kaçmak için kırk takla atankişiler olarak görülüyorlar.

PKK neredeyse bitme noktasına geliyor, hergün heryerden silahlar fışkırıyor ve birde insan kemikleri. İsraili ilk tanıyan müslüman devlet olan Türkiye II. Abdülhamid Han'dan beri belki ilk defa Yahudilere dikleniyor. galişmiş ülkeler yüzyılın krizi ile boğuşurken, batmakta olan şirketler Türk mali sistemine entegre ortaklarından yardım istiyor. Türkiye Kuzey Irakta konferanslar düzenliyor, kendi tezlerine taraftar topluyor, kabul ettiriyor, hepsinden önemlisi plan kuruyor.

Tıpkı büyük Türk Büyüğü Peluş'un dediği gibi hakkını ver hakkını...!!!

İşin hakkını verince oluyor demek ki.

Selamlar

10 Şubat 2009 Salı

Kapanma


Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim.
Kapatılmayacak.
Ergenekon'dan bahsediyorum. Malum geçenlerde yakın zamanın Orgenerallerinden H.Tolon ekseriyatın görüşü üzere hastane ve adliye numaraları ile tahliye edildi. Yol bir kere açıldı geri kalanlarında aslında hukuki yorum olarak dışarı çıkma ihtimalleri belirdi.

Tabi burada malum hukuk yapımızın acayiplikleri yine başrolde. Bir mahkemenin baktığı davada bir başka mahkeme tahliye gibi esaslı bir karar verebiliyor. Her neyse kuralı böyleymiş. kanun var nizam var.

Var ama bunların dışında da şeyler var. İspat isteyen, ergenekon soruşturmasının başlaması, iddianame, gözaltılar vb. süreç içerisinde olanlara bir baksın. 1 yıl öncesinde bu memlekette orgeneraller tutuklanacak, geceyrıları evlerinden alınacaklar, saygın !!! addedilen kişilerin okey masası muhabbetleri ortaya dökülecek falan bunları söyleyenlere rahatşlıkla deli raporu verilirdi. Peki ya şimdi?

Sizce ergenekon'u başlatanlar bugünleri tahmin etmemiş olabilirler mi, yada bu tür durumlara karşı hareket planları olmayabilir mi? Bence bu son derece akıldan uzak bir ihtimal. Tabiki de bunların hepsi düşünülmüş ve B planları hazırlanmıştır. Zaten bunun yapıldığının bugün ilk emareleri de geldi. Haber burada

Bir kere kapatılıp kapatılmayacağı konusunda görüşümü yukarıda yazdım. Bence asıl önemli nokta hükümet daha doğrusu başbakan ne yapacak? Son Davos postasından sonra artık yakın vadede değil Ak Parti içinde, Türk siyasi hayatında Başbakanın dışındaki tüm figürlerin gücünü toplasanız bile başbakan'ın gücüne yaklaşamaz. Hatta buna askerleri ve medyayıda ekleseniz yinede yaklaşamaz. Bu durumda siyasi hayatının en güçlü dönemini yaşayan bir Erdoğan sizce Erbakan'ı bitiren Sususrluk benzeri bir yapının sonlandırılması için gerekli tavırları alır mı?

Bana göre Davoz öncesinde ergenekon ile fazla ilgili görünmek istemeyen Erdoğan, Davos sonrasında konumunu gözden geçirecektir. Çünkü ergenekon'un neleri, kime ve kimlere karşı yapmak istediği ortada.

Selamlar

15 Ocak 2009 Perşembe

zula - son


Gerekçe saymaya devam edeyim.

Şu gerekçeler sizede ağaca konmuş kuşlar gibi görünmüyor mu? Bana fena halde öyle görünüyor çünkü. Kuş vuracaksınız, karşınızdaki agaca konmuş bir sürü kuş var. Taşı attığınızda taşın bir veya daha fazla kuşa çarpma ihtimali oldukça yüksek.

Soru basit o kadar kuşun içinde belli birine mi nişanlarsınız yoksa kalabalık bir bölgeye mi nişanlarsınız?

Benim için cevabı yazının sonunda.

Dönelim krize ve zula'ya. Eh artık anladığınız gibi bence krizin temel çıkış sebebi ABD'nin artık eskisi kadar güçlü olmadığı olgusunun (doğrudur yanlıştır ama böyle bir bakış açısı var) eskiye oranla bayağı yayılmış olması. ABD = son 40-50 yıldır yürürlükte olan periyodik olarak 5 yılda bir sallanan, 10 yılda bir krize giren ekonomik sistem = küreselleşme ve beraberinde getirdiği serbestlik = açık toplum vs gibi fikirler = zayıfladığı düşünülen ahlaki sınırlar = artan şiddet ve terör vs vs vs

Bunların hepsinin birbiriyle ilişkisi var ama hepsinin birbiri ile ilişkisinden çok çok daha fazla bir şekilde ABD ile ilişkisi var. Bu yıllardır söyleniyordu da son zamanlarda bunu söyleyenlere daha fazla kulak verilir oldu, sonuç, kriz. Hemen her platformda, her seviyede (özelliklede devletler seviyesinde) kriz ve işin pis tarafı giderek bu krizin ekonomik tarafı önemini yitiriyor.

Bir soru daha sorayım. En çok canınızı ne sıkar, yani bir şeye gıcık olmak gibi değil yada sinirlenmek gibi değil, tamam bunlarda can sıkarda benim demek istediğim daha derinlerde bir şey. Şimdi kendinizi herhangibir devlet yerine koyun en çok canınızı ne sıkardı?

Benim buna cevabım istikrar olur. Hem olumlu hemde olumsuz anlamda istikrar.

Şöyle bir düşünelim. Alıştığınız bir durum var. Hoşuna gitsin yada gitmesin. Buna karşıda belli bir planınız programınız, davranış tarzınız var. Ve bu durum hızlı yada yavaş bir şekilde değişiyor, yeni durumu algılamak bir dert, plan yada davranış şekli belirlemek başka dert, zamanlama başka dert, hepsinden sonra bu yeni duruma uyum sağlamak için yaptıklarınız hepsinin yada bir bölümünün yanlış olması başlı başına bir dert, dahası bütün bunları yaparken yaşadığınız streste cabası.

Hoşunuza gider mi? Emin olun bu durum kimsenin hoşuna gitmiyor? Başta ABD'nin, Fransanın, İngilterenin, Bölge ülkelerinin, Tüccarların, TÜSİAD'ın, başka para sahiplerinin vs vs vs. Ve tabiki de bu rahatsızlıklarını her şekilde belli ediyorlar. Bir tarafta alışılan mutad, diğer tarafta ise bambaşka bir durum. Ve sonucunda savunmacı politikalar.

Başbakan boşuna demiyor zulalarında en az 2 yıl yetecek paraları var diye. Bilin bakalım yukarıda bahsettiğim istikrarsızlığım kaynağı yada şöyle diyeyim, baştaki soruya dönersek agaçta çok kuş var, mesela birinin adı AKP, bir başkasının adı yeni derin devlet, başka dallardan birinin adı, kuzey ırak, başkasının adı İsrail, başkasının adı hamas vb. uzatmak mümkün.

Taşı nasıl atasınız? Ben özellikle birine nişanlardım.

Taşı atanla kuşları da kısmetse başka bir yazıda tanıtayım.

Selamlar

4 Ocak 2009 Pazar

zula - 3


Kaldığımız yerden devam edelim.

Kısaca özetleyeyim, bir gün bir telefon aldık, bize tamda istediğimiz şeyleri vaadediyor ve karşılığında da bizden 100 YTL istiyordu. Bizde ödemeye başladık, ama zamanla ödememiz istenen miktar dahada yükseldi.

Şimdi bunu Biraz somutlaştıralım. Mesela telefondaki sesin yerine batı medeniyetini koyalım. Ödediğim paranın yerine ise stratejik ortaklık, müttefiklik, batının belirlediği politikalara uyma, ticaret anlaşmaları, kültürel etkiler vb. daha ne varsa bunları koyalım. Bedeldeki yükselmelere ise bu biraz önce saydıklarımın nitelik ve nicelik olarak artması diyelim.

Galiba oldu, demek ki açık konuşmanın vakti geldi. Zula yazıların ilki şöyle bitiyordu;

"ABD için neresinden bakarsanız bakın gıcık bir durum. Neredeyse hemen hergün karizmanın çizilmesi hoş değil. hemde kombo planlarken sürekli kombolar yemek bayağı sersemletici oluyordur. Bu kombo yeme konusunda bayağı tecrübeliyiz ya o yüzden bu kadar net konuşuyorum."

Ve diğerinin bitiş kısmı;

"Düşünmezmisiniz neler oluyor diye.

Ben düşünürdüm. Tabiki bunu Çin, Türkiye, İran, Pakistan bunlarıda geçtim, Almanya, İngiltere, Fransa ve diğerleri de düşündü."

Ortadaki durum gayet net, adının ekonomik kriz olarak konulduğu bir durum yaşanıyor dünyada, kendisini sistemin merkezine koyan batı medeniyeti, yüzyıllar boyunca ortaya attığı hemen hemen bütün global kavramların bir süre sonra kontrolünden çıkarak kendisini vurması durumunu yeniden yaşıyor. Hangileriymiş derseniz şu kelimeler üzerinde biraz durun: demokrasi, rönesans, ırkçılık, globalizm, kapitalizm, komünizm uzatmak çok kolay. Bugün adına ekonomik kriz denilen durum bana kalırsa suya düşen taşın oluşturduğu dalgalardan sadece biriydi. hangisi olduğu önemli değil.

Sorun batı medeniyetinin sorunu ancak dünyanın her kıyısını etkileyecek, kimini fazla kimini az. Bunu belirleyecek olan ise batı ile entegrasyonun derecesi, kendi politikalarını oluşturabilenler daha az etkilenirken bunu yapamayanalar zarar görecekler. Hemen her devlet, millet, şirket ve birey için bu böyle.

Zaten bunun işaretleri uzun zamandır görülüyordu. hatta belki absürd bir tahmin olabilir olabilir ama bana kalırsa ABD'nin petrolün peşinde olmasının, Rusyanın ABD'yi hemen her tarafta sıkıştırmaya çalışmasının, Çin'in herşeye rağmen sosyalist politikalara sıkı sıkıya bağlı kalmasının, AB ülkelerinin karşılarına çıkan her fırsatı bütünleşme yolunda kullanmaya çalışmalarının, ayrılıkçı kalmak isteyenlere karşı yaptırım noktasına varan uygulamalar yapmalarının, latin amerika ülkelerinin hemen her fırsatta ABD'yi dirseklemelerinin felsefik altyapısında bence yukarıda bahsettiğim işaretlerin görülmesi bulunuyor.

Bu anlamda Türkiyede son 5 yılda artık iyice belirginleşen 150 yıllık iktidarın değişiyor olması en azından bir nebze hazırlı olmamazı sağladı. Gerek bölgemizde gerekse global anlamda bir çok sıkıntımız olmasına karşın artık bunların bir çoğu hayati kategorisinde değerlendirilmiyor. Giderek dünyanın en sıcak bölgesinde etkinliğimiz artıyor bu da yukarıda bahsettiğim sıkıntıları çok derinden yaşayan batı medeniyetinin pkete hoşuna gitmiyor.

Bu medeniyetin çatısı altında bulunan bazı devletler, Türkiyenin politikalarına yaklaşmayı ilerisi için avantaj olarak görürken (Fransa, Hollanda, Belçika vb.) bazıları konumlarını güçlendirmenin peşindeler (Almanya, İngiltere, ABD, Rusya).

Bu sınıflandaırma aslında bir ok açıdan saçma gibi dursada, Türkiye ye yakın durma anlamında oldukça manalı. Çünkü Türkiye dışında bir çok başka konuyu gündeme getirdiğinizde bu ülkelr aslında ciddi biçimde ayrışıyorlar. Ancak konu Türkiye olunca ayrışma yukarıda saydığım şekilde oluyor. Türkiyede bunu farketmiş durumda, bölgemizdeki hemen her konuya el atıyor ve kendisini merkeze yakın tutmaya çalışıyor, böylelikle kendi oyunu kuruyor. Yine aynı noktaya gelirsek Türkiyenin oyun kurması çoklarının işine gelmiyor. Yani bayağı bir rahatsızlık unsuruyuz.

Konuda uzaklaşmış olsakta aslında uzaklaştığımız şey sadece yüzey, artık daha derindeyiz.

Devam edelim. Bir şeyi fark ettiniz mi, ABD menşeili kredi derecelendirme kuruluşlarıbugünlerde neredeyse gün aşırı ülkelerin kredi notlarını düşürmekle meşguller. tam bir kriz bulaştırma çabası. Bunun nedeninş anlamak gayet kolay, batarsak beraber batalım psikolojisinden tutunda, bize bağlı kalmaya devam etsinler noktasına kadar, oradan alın ortalık toz durman olsuna kadar, belki 50 tane gerekçe sıralayabiliriz.

Devam edecek...

28 Aralık 2008 Pazar

zula - 2


Önceki yazıdan devam edelim. Konumuz malum kriz. Aadan geçen süre içerisinde rakamlarda pek bir değişiklik olmadı. Tabiki global manada konuşuyorum. Yani hala krizdeyiz.

Şöyle bir soru sorayım. Paranın değeri nedir? Diyelim ki ekmek 1 ytl. Sabah kalktığınızda ekmeği 1 ytl'ye alabileceğinizin garantisini size kim veriyor? Varsaymaya devam edelim, köşedeki bakkalın sabah ekmeğe % 50 zamn yapmayacağını nereden biliyosunuz, biraz daha genişletelim mi? Sabah kalktınız ve cebinizdeki paranın alım gücünün bir anda yarısının kaybolmasının önünde ne gibi bir engel yada engeller var?

Sakın yeni iktisat öğrencileri gibi piyasa mekanizması, arz talep dengesi, vb. saçmalıkları sıralamayın. Soru basit paranın üzerinde taşıdığı değeri garanti eden kim? Cevapta basit o kağıdı kim bastıysa o.

Eh günümüz dünyasında para basan kurumlar devlet olduklarına göre o zaman hangi devletin parasını taşıyorsak demek ki o parayı basana güveniyoruz demektir. Aslında çok basit bir şeye biraz dolambaçlı bir yoldan ulaştık. Olsun ben gidiş yolunada puan verenlerdenim, zararı yok faydası var.

Biraz daha somutlaştırarak devam edelim. Cebimizde ABD doları taşıyorsak demek ki ABD'ye güveniyoruz, euro taşıyorsakta AB'ye. Yani paranın karşılığı basit olarak güven olgusu. Azıcık ajite edeyim mi? Diyelim ki otururken birden bir telefon çaldı bizde açtık.

-Selam
-Selam
-Ben İstanbuldan arıyorum, çok zengin ve güçlü biriyim size bir teklifte bulunmak istiyorum.
-Buyrun
-Size bir kagıt yollacağım, bu kağıt ile gittiğiniz her yerde hürmet göreceksiniz, alış verişlerinizde indirimler olacak, bununla paralel olarak itibarınız artacak, daha sağlıklı olacaksınız, geleceğe güvenle bakacaksınız
- çok güzel peki benim ne yapmam lazım
- bu kağıt için bana 100 YTL ödemelisiniz

Yukarıdaki gibi bir konuşma karşılığınızda acaba bu kişiye 100 YTL gönderirmiydiniz?

Hemen cevap vermeyin iyice düşünün. Çünkü ben iyice düşünürdüm, tıpkı dünya üzerindeki hemen hemen tüm devletlerin ilgili kurumlarının belkide hergün düşündükleri gibi (ve buna bankalardan tutunda biraz parası olan ve parasını en iyi ne şekilde değerlendirmesi gerektiğini düşüne herkes gibi) Aslında çok basit olan bir sonuca yine uzun bir yoldan ulaştık. Telefonun ucundakinin yerine istediğiiz devleti oturtabilirsiniz. Malum bir kriz var ben ABD ve geri kalan batılı devletleri oturtayım.

galiba bir ışık yandı. Biraz daha yaklaşalım. Diyelim ki bu teklifi kabul ettik. Bir süre hayat tam beklentilerimize göre gitti, güvenli, sağlıklı, itibarda görüyoruz ama bir süre sonra işler bozulmaa başladı. Ve Bir telefon daha aldık. Karşıdaki ses aynı standardı devam ettirebilmeniz için 120 ytl yollamalısınız dedi. Bu sefer ne olacak. Hadi tamam dedik, bir süre sonra 150 YTL istedi, sonrasında 170, 200.

Düşünmezmisiniz neler oluyor diye.

Ben düşünürdüm. Tabiki bunu Çin, Türkiye, İran, Pakistan bunlarıda geçtim, Almanya, İngiltere, Fransa ve diğerleri de düşündü.

Devam edecek...

22 Aralık 2008 Pazartesi

hücum


Baştan yazayım ben algıya bakarım, her zaman değil ama genellikle algı bende önceliklidir. Yazı ve tura gibi algı ile gerçek bende herhangibir olgunun değişik açılardan görünmesi gibi bir etkiye yol açar. hemen herşeyde bu böyle artık yapımdan mı yada herkeste mi öyle bilemiyorum. Net olduğum bir şey var kesinlikle yalnız değilim.

Bunu nereden mi anladım. Şöyle geriye doğru bakınca son 10 yılda (iletişim imkanlarının ışık hızıyla arttığı bir dönemde yani) neredeyse bilgiye ulaşma kaynaklarımızın tamamı gerçeklerden daha çok algılarımıza yönelmiş. Belkide hep böyleydi de ben yeni fark ettim. Galiba bu daha mantığa uygun geliyor.

Mesela meseleyi soğuk savaş yıllarından itibaren alsak, Batı blokuda doğu blokuda karşı tarafın şeytanlardan oluştuğunu düşünüyordu. Bu durumun bir yansımasıyla karşı karşıya kaldığım anı herhalde hiç unutmayacağım. Uzun zaman önce aslında rus olmayaan ama kendisini rus olarak hisseden biriyle geyik muhabbetlerinden birinde konu Rocky 4 filmine gelince ( filmde rock - ABD yi emsilen Rusyaya gider, Rus ağır sıklet şampiyonu ile dövüşecektir, film her anında rus sistemine saldırmaktadır, son sahnelerde dövüş esnasında Rocky esaslı bir dayak yer Rustan tabi, amerikan filmi olunca sonunda Rocky Rusu döver, bütün Ruslar bi anda Rocky hayranı olur falan filan) ortalık buz kesmişti sonraki 10 dk'da olay bambaşka boyuta büründü neredeyse 3. dünya savaşı çıkacaktı.

Son günlerde algılarımıza olan saldırı had safhada hatta o dereceye geldi ki artık neyin algıya saldırı neyin gerçek olduğunu anlamak mümkün değil.

Bunun en bariz örneği son zamanlarda askeriye hakkında çıkan haberler, neredeyse tamamı skandal boyutunda, neredeyse tamamını askeriye yalanlamakta zorlanıyor işin hedefi vurduğu tarafı ise askeriye hakkındaki genel algı hızla değişiyor. 5 yıl önce "vatan sağolsun" tepkileri giderek "hesap ver"e dönüşüyor.

Sanki atış serbest denmiş, herkes askeriyeye saldırıyor. Savunmacılar olarak adlandırabileceğimiz gruplardan ise ses yok, manşetlere gündemle uzaktan yakından alakası olmayan saçmalıkları çekiyorlar. Buda algıya saldıranların, sükut ikrardan gelir mantığıyla ekmeğine yağ sürüyor.

Son saldırı konusu, üç bin kusur PKK'lının teslim olması ama bunun askerler tarafından kabul edilmemesi, yıl 1992 yada 93 her neyse. Haber ciddi ama 15 yıl öncesinden. Peki neden şimdi?
Tamda yerel seçimler öncesi. Tamda ergenekon davası giderek heyecanlanırken, tamda ortadoğuda BOP'un çöktüğü artık planlaycıları tarafından bile yarım ağız kabul edilirken, tamda ekonomik kriz doğal kaynaklarına güvenen (başta Rusya olmak üzere Araplar üzerinde ciddi güç erezyonlarına sebep olurken), tamda ABD artık Irak ile ilişkilerini soğuturken, tamda İsrail'in ve İran'ın sesi alçalırken, tamda Avrupadaki eskilerin, kendi bağımsız politikalarını raflardan indirdikleri sırada. Listeyi dahada uazatmak mümkün hemen akla gelenleri yazdım.

Aslına bakarsanız bu listedeki her bir kaleme benzer şeyler için askerler geçmişte görüş açıklamışlardı ve genel itibari görüşlerini kabul ettirmişlerdi. Uzun zamandır askerlerden benzer konularla ilgili yüksek perdeden bir görüş açıklamasını duydunuz mu?

Şu sıralar açıklamaları daha çok kendi haklarında çıkan haberlere yalanlama veya yalanlamama üzerine oluyor.

Bariz bir şekilde algılarımıza hücum ediliyor. İyi mi kötü mü bunu zaman gösterecek.

Selamlar

3 Aralık 2008 Çarşamba

zula


Teker teker açıklıyorlar. Biri; "Türkiyenin acil 90 Milyar dolara ihtiyacı var." diyor öbürü ertesi gün komboya kalkıyor, 90 değil 120 lazım!!!.

Açıkça yazayım, bencede olsa iyi olur, hatta 2 katı 4 katı ve daha fazlası olsa iyi olur ama cebimizde ve faizsiz.

Uyar mı?

Büyük kavga koptu. Global anlamda herkes krizi fırsata dönüştürmeye çalışıyor. Çünkü bu 10 yı önceki asya krizine pek benzemiyor. O krizde terbiye edilen kaplanlar bugün belli sektörlere sıkışıp kaldı ve asya kaplanlarılafı uzun zamandır kimse tarafından kullanılmıyor. Evet o dönemde de batıda çok ciddi değişiklikler oldu ve finans sistemi bayağı kan ve güven kaybetti (LTCM'nin batışı vs) ama batı o krizi fırsata çevirerek kaplanları terbiye etti.

Şimdi aynı davranış biçimi tekrarlanmaya kalkışılıyor ama bu sefer terbiye edilmeye çalışılan Türkiye, Rusya, Pakistan. Listeyi biraz daha uzatabiliriz. Ama öncelik bunlarda. Özelliklede Türkiyede. Sürekli kredi değerlendirme kuruluşları namlı şirketler sürekli kredi notlarını kırıyorlar, galiba Rusyada kırılacak not kalmadı Türkiyeye biraz daha insaflı davranıyorlar.

Geçenlerde haberlerde yine bir tanesi Türkiye hakkında bi rapor açıklamış, babamın konuyla ilgili orumu olayı özetliyordu:

"Madem o kadar biliyodunuz niye Amerikayı batırdınız?"

Aslında bu konu tahmin ediyorum, konuyla ilgili hemener her seviyede (sokaktaki adamdan, misal babam, devlet başkanlarına kadar) soruluyor. Malum 1 ay kadar önce ABD öncülüğünde G-7 toplandı (artık 8 mi oldu bilmiyom) sonra G-20 toplandı, her ikisinde de ABD'ye uygun bir şekilde bu soru soruldu: madem o kadar biliyordunuz neden krize grdiniz, tedbirleriniz sizi koruyamadı, şimdi önerdiğiniz reçetelerinizin bizi koruyacağına nasıl inanalım.

ABD için neresinden bakarsanız bakın gıcık bir durum. Neredeyse hemen hergün karizmanın çizilmesi hoş değil. hemde kombo planlarken sürekli kombolar yemek bayağı sersemletici oluyordur. Bu kombo yeme konusunda bayağı tecrübeliyiz ya o yüzden bu kadar net konuşuyorum.

Devam edecek...

Selamlar

1 Aralık 2008 Pazartesi

Vezire saldır !!!


Satranç sever misiniz?

Ben nefret ederim. Uzun zaman önce gayet kısa olan satranç merakım esnasında da bir türkiye üçüncüsüne kök söktürmem dışında pek kayda değer bir şeyim yok. Ama bu kısa merakım sırasında bence çok önemli bazı dersler çıkardım.

Mesela satrançtaki en kanlı oyunlar hedef tahtasına rakibin vezirini oturttuğunuzda oluyor. Ve sonucu kestirmekte o oranda zorlaşıyor. En iyi ikinci taktikte diyebiliriz bir anlamda.

Bunu biraz açayım. En iyi taktik nedir sorusunun cevabı çok basit, tabiki kazandırma ihtimali en yüksek olan taktik en iyi taktiktir. İşin teorisi bu bkadar basitama pratikte en iyi taktiğin hangisi olduğunu belirlemek bayağı zor, bu durumda en iyi ikinci taktik nedir sorusu gündeme geliyor. Tabiki bunu belirlemekte en az birincisi kadar zor. En iyi üçüncü taktik dediğinizde de durum çok farklı değil. Kısaca en iyi taktik bilinmezi rahatlıkla sonsuza gidebilir.

Yani çok değişkenli bir durumda bize bir sabit lazım. Ortadaki belirli kurallara göre oynanan bir oyun olduğu içinde kurallar yardımı ile bize bir sabit lazım. Satranç oyununda ise bir sürü sabitimiz var. Geriye doğru denklemi kurmak kalıyor. Basit işlemler bütünü diyebiliriz. (Buradaki basit'in anlamı çözülebilir!dir.)

Yukarıda da yazdım benim satranç geçmişim bayağı kısa ama bu kısa zamanda benim en iyi ikinci taktiğim kazanmak muhakkak değilse vezire saldır, taktiği. Bayağı işe yarıyor, taktik basit şahını vezirini koru, geri kalan herşeyi değiş.

Bugünün siyaset dünyasıda, ekonomi dünyasıda, strateji dünyasıda daha başka ne derseniz deyin, bence bu taktik üzerine kurgulanmış, kuralların giderek flulaştığı bir dünyada yaşıyoruz, 20 yıl önce daha belirğin kurallar ve taraflar varken bugün herşey çok kısa sürede değişebiliyor. Bu yüzden de mutlak galibiyet vaad eden en iyi taktikler neredeyse bir ütopya seviyesinde kabul görüyor. Herkes en iyi ikincinin peşinde ve tüm hamleler vezirlere.

Selamlar

27 Kasım 2008 Perşembe

destek


Okul biteli uzun zaman oldu. Aynı, bugünkü krizin üzerinden çok zaman geçmiş olması gibi. Hemen her gün belli bazı grupların tv kanallarında, gazetelerinde vs daha başka ne varsa bir ekonomik kriz muhabbetidir gidiyor. Adının önünde bolca title olan tiplemeler her tarafta 3 vakte kadar çökeceğiz demeçleri veriyorlar.

Tam kriz-toto durumu.

Bazılarına göre ise çoktan krize girdik, ama haberimiz yok.

Asıl konuya geleyim, söylentiye göre bugün kriz tellallığı yapanlar kriz öncesi paralarını, hedge fonlarında, mortgage kredilerinde vb. kullanıyorlardı, riskli ancak yüksek kaançlı global araçlarda yani. Tabi burada riskli taraf sadece teorideydi, yani düşünebiliyormusunuz. ABD'nin kendi kurduğu global ekonomik sistem içierisinde kendi piyasa araçlarıyla nasıl bir krize girebilirdi ki ?

Tabi teoride olan risk, söz konusu piyasa ABD olunca sadece teoride kalıyor, patiğe asla dönmeyeceği düşünülüyordu. Eh öyle olmadığı gayet net görüldü ve insanlar (bayağı zenginlerden bahsediyorum) para kaybettiler (bayağı zenginler bayağı paralar kaybettiler), tabi bunların içinde Türkiyedende para kaybedenlerin olduğu söyleniyor.

İşte söylenti bu noktada vuruyor. Kaybettikleri paraları Türkieyeden istiyorlar. İşin absürd tarafı kriz durumunda öyle detaylşı bir planları falanda yok. Sanıyorlar ki eski kriz dönemlerinde yaptıkları gibi faizlere abanmak yeterli olacak. O da olmazsa ABD'de filan olduğu gibi devlet açıktan cebimize para koysun. O da olmazsa...? Cevap yok. Yani bunlardan birinden biri yada benzeri olur diye bakıyorlar. Aynı biraz yukarıda Amerikada kriz çıkmaz bakışı.

Ama çıktı.

Son söylentilere göre hükümet zor durumdaki işletmelere istihdam katkısı yapacakmış, işçi maaşlarının bir kısmını ödenmesi gibi seçeneklerde masada. Tüketici kredilerininde belli bir dönem devlet tarafından ödenmeside düşünülüyormuş. Yani kamudan işletmelerin cebine kaynak aktarımı durumu var.

Neresinden bakarsanız bakın buram buram popülizm kokan uygulamalar. Benim kıt ekonomi bilğim ile (ki buarada bayağı bi alçakgönüllülük yapıyorum) gelmesinden korkulan krize karşı sağlam bir kalkan istiyorsanız birilerinin cebine doğrudan para koymak yerine vergileri, faizleri düşürürsünüz.

Hem bu işlerden hafifen anlayan (ki bunların sayısı çok şükür artık milyonlarla ifade ediliyor) vatandaş sormaz mı "kardeşim madem paranız var, niye elektirğe gaza vs zam yapıyorsunuz?"

Bunların cevabı basit seçimler yaklaşıyor.

Selamlar

19 Kasım 2008 Çarşamba

fırsat


Bazen öyle durumlar olur ki, elinizden kaçırdığınızda, yeniden benzer fırsatla karşılaşmanız oldukça uzun zaman alır ve hatta bu arada geçen zaman içinde ciddi zarar görürsünüz, belkide o fırsat elinize hiç geçmez.

Aslında yakın siyasi tarihimize geçmeyecek olan bir apartman görüşmesinden behsediyorum. Karikatürist Salih memecan ve eşinin evinde verdiği Başbakan'ında katıldığı bir akşam yemeği ve yemekte olanlar.

hemen dikkat kesilmeyin bana kalırsa öyle sansasyonel bir şey olmadı. Sonuçta başbakan'ın Türkiyenin nispeten tanınmış insanlarıyla yediği bir yemek, konuşulanların ise basına yansıyandan çokta farklı olmadığını düşünüyorum ben. Zaten bu yansıyanlar arasında en düşe dokunur olayda mehmet Altan'ın bşbakana verdiği bir haber kupürü. Başbakan bunu katlayıp cebine koymuş.

Yemeğin en önemli olayına biraz daha eğileyim. Kupurdeki haber özetle şöyle. Afganistanda görevli bir ingiliz askerinin ölümünden dolayı silsile halinde komutanları, ve Savunma bakanı sorumlu tutulmuş, sorumlu tutan ise bir mahkeme. yani Başbakana kupür ile "Neler oluyor sayın başbakanım" deme durumu.

Peki Başbakan bunu bilmiyor mu, bugüne kadar bir çok durumu çok çok önceden farkettiğini ve buna göre strateji geliştirdiğine şahit olduğumuz için bu ihtimal tamamen mantık dışı.

Peki o zaman?

Tamda bu noktada, bu blog sayfalarında defalarca bahsettiğim yaşanmakta olan büyük değişim ile karşılaşıyoruz. ben durum karşısında tezim şöyle.

Türkiye belkide 200 yıllık bir iktidar tamamen değişiyor bunun hazırlıkları yapıldı. Hazırlayanlar bu yazının konusu değil zaten önceki yazılarımda defalarca bu sonuca ulaştıran gerekçeleri ile yazdım. Sonuçta böyle bir değişim hala devam ediyor ancak bu süreçte çok önemli ayrılıklar var. Bunuda bir önceki yazımda yazmıştım.

Yapmıştım, etmiştim taksiminden sonra bu yazının konusuna gelirsem. Konu sosyal bir konu olduğundan dolayı belli adımları atmak için doğru zamanlama daha doğrusu fırsat önemli. Yıllar önce Türkiye KİT'lerin özelleştirilmeleri konusunu tartıştığı yıllarda ilginç şeyler olmuştu. Satılması planlanan KİT'ler birer birer kar etmeye başlamışlardı. Eh kar eden şirket neden satılır sorusunun kamuoyunu kavraması çok uzun sürmedi.

Plan basit satılma fırsatının verilmemesi.

Son dönemde TSK tarafından izlenen özellikle Güneydoğu ile ilgili kaynaşma görüntüleri belkide TSK'nın Türk siyasi hayatındaki konumunun ciddi bir şekilde değiştirilmesine yönelik fırsatın verilmemesi çalışması şeklinde de kimilerinin aklına gelebilir.

Sonuç itibari ile bana kalırsa Bşbakan olaylara tahminlerimizin çok daha ötesinde hakim.

Selamlar

18 Kasım 2008 Salı

acaba


"Son zamanlarda sizde farkettiniz mi bilmiyorum, hükümette ciddi bir telaş hali var. Bunun psikolojide eminim filanca kompleksi gibi bir adı vardır.

Mesela hastasınızdır ve mutlaka ameliyet gereklidir ve bir miktar tehlikesi de vardır mantığınız kesinlikle ameliyat der ama bir şeyler tanımlayamadığınız bir şeyler size sürekli "acaba? ve ya ...?" sorularını pompalar durur. Bu durum bazen öyle bir hale gelir ki ameliyattan kaçacak olursunuz?

Hükümetin son zamanlardaki durumu birazda buna benziyor. "

Yukarıdaki girişi aşağı yukarı 10 gün önce yazmış ve taslak olarak kaydetmiştim. Devamını yazmamamın sebebi ise yazacklarımdan % 51 oranında emin olmamam ile ilgiliydi. Artık eminim ve yazabilirim.

Konuya hemen akla geliveren 5 örnek ile gireyim.

Malum düğün fotografı,
Fehmi Koru ile olan atışma,
Ya sev ya Terket muhabbeti,
Alevi açılımı meselesi
Doğan grubuna rafineri izni

Yukarıdaki listeyi rahatlıkla 2-3 katına çıkarmak mümkün. 6-7 yıl öncesine dönelim ve AKP'yi iktidar yapan görünen gerekçelere bir bakalım. Krizdeki Türkiye, fonksiyonunu yitirmiş bir hükümet ve devlet yapısı, tamtakır hazine, muazzam parçalı olmuş son kullanma tarihi çoktan geçmiş partiler vs vs.

Bunların hepsi zaten bilinen şeyler birde az bilinenler var. Bu yazının konusu olan sıkıntının kaynağıda biraz bunlar. (Sıkıntı kelimesini sadece kelime anlamında kullandım.) Buraya tekrar döneceğim.

Bir soru sorayım, Dünya üzerinde şöylebaşı sonu belli adam akıllı devlet diye nitelenebilecek yapıları kim yönetir? Yani en tepe kararlardan en alt kararlara kadar bunları kim alır? Bu kararlar neye göre alınır?

Cevap çok basit bu kararalrın tamamını insanlar alır, çoğu zamanda bu kararları alırken objektif bir mantıkla hareket etmezler. Artık bulundukları çevrenin kültürel yapısı, ait oldukları oplumsal katman, yaşadıkları çevre, dostları, akrabaları, bağlı oldukları yada kendilerini yakın hissettikleri, siyasal ve/veya sosyal akım, düşünce yapısı, herhangibir izm, dini duyguları vs vs vs.

Düşünsenize herhangibir karar alırken bu yukarıda saydıklarımın en azından bir kaçının devrede olduğunu, bu durumda aldığınız karar ne kadar objektif olur, aslında bunun önemi yok, objektivizmi gömeli uzun zaman oldu (belkide iyi oldu), bu karar aslında kimin kararı olur, sizin mi, yoksa etkisinde kaldığınız, yukarıda bir kısmını saydığım, etkenlerin mi?

Durum böyle olunca da biraz yukarıda bahsettiğim devletleri kimlerin yönettiği konusu biraz daha açıklığa kavuşuyor. Bu duruma uzunca bir süre Türkiyede derin devlet dendi. Ancak aşağı yukarı 3-4 yıldan beri artık çok daha farklı dinamiklerin olduğu bazıları tarafından sezinleniyor. (Bu konuda Tamer Korkmaz'ın yazılarına Türkiyenin yeni derin devleti bağlamında bakabilirsiniz. İster beğenin ister beğenmeyin, Korkmaz uzun bir süre bence Türkiyenin en etkili cemaatinin yaygın yayın organında çalıştı, bir çok öngörüsü gerçek çıktı. Bu anlamda yalnız da değil)

Şimdi yukarıda bıraktığım yere geri döneyim. Bahsettiğim sıkıntı !!! birazda saydığım etkenlerin bazılarının gücünün artık ülkeyi yönetme noktasında hükümet ile en azından belli noktalarda boy ölçüşme noktasına gelmesinden kaynaklanıyor. Daha önce bir çok konuda olduğu gibi bence Başbakan bu durumuda önceden gördü ve önemli bir tercih yaptı veya yapacak. Ancak açık olan bir şey var ki; bu iki güç arasında son dönemde (2-3 ay) iyice sertleşen bir sürtüşme var. Geçen 6-7 yıllık AKP iktidarına bakarsanız bu iki güçten görünürde olmayanın defalarca hükümeti kolladığını görebilirsiniz. Kendi içerisinde bir çok parçaya bölünmüş olsada genel itibari ile beraber hareket etti bu güç, bugünde aynı beraber hareket etme devam ediyor bir farkla o da AKP olarak konunun siyasi tarafında bulunan irade bazı konularda giderek geri durmaya başladı.

Yazının baş tarafında ameliyatlı bir hasta örneğini vermiştim. Türkiyenin çözülmemiş gündem konularını ise ameliyat edilmesi gereken şeyler olarak adlandırırsak, içinden acaba, ya..., yoksa ... diyen sizce kim olabilir?

Ve en önemli soru yoksa ameliyattan vaz mı geçilecek?

Selamlar

11 Kasım 2008 Salı

feel the music *


Korku filmlerinde korkanlardan mısınız?

Ben öyleyim. Bugüne kadar kalbur üstü sayılabilecek tüm korku filmlerini izlemiş biri olarak ben hala korkanlardanım. Şöyle böyle değil, gözünü filan kapatan tiplerden. İşin ilginç taragı bir kaç gün önce bir arkadaş sohbetinde bu geçene kadar bu konuda aslında çok küçük bir zümreye dahil olduğumu düşünürdüm. Öyle değilmiş, rahatladım.

Aslında mesele son derece kolay, korku filmlerinde müziğin değişmesiyle alğılar korkuya hazırlanıyor, sonra pat diye bir şey oluyor ve başroldekilerle beraber korkuyorum(z). yani korkmamamk için yapmamız gereken şey müziği takip etmek, son izlediğim filmlerden birinde bunu yaptım. Ama bu seferde film korku filmi olmaktan çıktı, sadece başroldekiler korktu bense malum.

Aklıma şöyle bir şey geldi. Düşünsenize başrolde oynayanlarında müziği duyduklarını, yani sahnelere göre müziğin değişmesini ritmini falan.

Filmlerden riyılvörül'e dönelim. Düşünsenize yolda yürüyorsunuz ve müzik birden değişiyor. Tak durdunuz. Tamda o sırada önünüze bir piyano düştü, kurtuldunuz.

Bu girizgahtan dönüp;, "Sizce şu anda Türk siyasi hayatında müziği en iyi duyan kimdir?" desem ne cevap verirsiniz?

Bildiniz. Bu yazının konusu Obama olup-Bushlaşmak. Bu kavram kesinlikle basit bir retorik tartışma değil. Türkiyenin artık iyice hızlanmış olan değişiminde kilit olacak tartışmalardan biri. Ve adı değişse de çok uzun süre gündemi meşgul edecek. Sebebine gelince; uzun zamandan beri olayları makyajsız ve soyunuk olarak görebilenler için ortada olan bir şey var. (Y.N.burayı nasıl ifade edeceğimi 10 dk'dır düşünüyorum, kelimelere takılmadan anlamaya çalışın) Türkiyede en hırt tabiri ile sol şemsiyesi altında toplayabileceğimiz kesimler kendi içlerindeki bitmez tükenmez çekişmeleri ile debelene debelene artık güdük hale geldiler, herhalgibir konuda güçleri ve insiyatifleri kalmadı. Yani hırt bir tabir ile sağ şemsiye altında niteyelebileceğimiz gruplar sol'u yendi. (Yenmek çok hafif kalıyor, mindere gömdü, amele sümüğü gibi duvara yapıştırdı demek daha doğru olur.)

Ancak bu yenme sürecinde zımni olarak büyük bir çoğunluk itibari ile beraber hareket eden karvizitinde yazan sıfatların içinde sağ kelimesi olan gruplarda özellikle Türban konusu ile beraber ciddi ayrılıklar başladı. (Hatırlayın, liberaller AKP'yi terkediyor, MHP Türbanın bayraktarı, AKP içindeki yanlışlarımız oldu diyen grup vb. kavramların akla ilk getirdiği şeyler vb.)

Kısaca müzik değişti ve değişiyor ve bunu başbakan net bit şekilde duyuyor. Tabiki tek duyan başbakan değil. Ama bu yazının konusu diğerleri değil Başbakanın duyması. Son 2 ayda müziğin değiştiği gelişmeleri kendimce sıralayayım ve gelişmelerin yanına sayılar vereyim. Bunlarında anlamı aşağıdaki gibi olsun.

1: Müzik değişti, Başbakanın konumu aynı
2:Müzik değişti, konum değişti.

Açıklama için bir kısa cümle yazayım. Diyelim ki A durumunun devamı 1,
A'dan B'ye geçiş 2, B'den başka bir duruma geçiş veya yeniden A'ya geçiş 2

Ermenistan konusuna olan yaklaşım 2
Kuzey Irak yönetimi ile ilişkiler 2
Askerlerin Ergenekon generallerini ziyareti 2
ergenekon duruşması 1
Doğan grubuna olan yaklaşımı 2
Aktütün saldırısı 2
Taraf'ın haberleri 2
Zaman'ın GnKur başkanının istifasını istemesi 1
Terör'ün Emniyet sorumluluğuna verilmesi 2
Güneydoğu çıkışları 2
Güneydoğu gezisi sonrası açıklamalar 2
Dengir Mir Mehmet Fırat istifası (bu konuda bazı düşüncelerim var ama şimdilik) 2
Yukarıda bahsi geçen tartışma 1

Hemen aklıma gelenler bunlar, ne kadar çok 2 var değil mi? Sayılanların hepsini birbirini takip eden değil de aralarında illiyet bağı olmayan bağımsız gelişmeler olarak değerlendirdiğimizde ortaya okuması son derece zor bir tablo çıkıyor. Bunları tamamı ayrı yazıların konuları, bu yazının konusu ise Obama'laşma ve Bush'laşma üzerineydi. Obama'nın vaadettiği şey değişimdi. Bununla seçim kazandı. Yukarıdaki listeye bakıncada ilk göze çarpan şey değişim. Zaten fehmi Koru'nunda bahsettiği Bush'laşmaya doğru olan değişim. Ve eminim bunun başbakanda farkında. Peki partisini iktidarda geçirdiği yıla rağmen bu kadar güçlü tutabilen biri ( bunu müziği hisseden biri olarakta okuyabiliriz) sizce durumun farkında olmayabilir mi?

Bence olamaz.

O zaman kritik soruyu soralım, Bush'laşmaya doğru giderken ve bu gidişin kendisine kaybettireceklerinin farkında iken (bu durumun son derece farkında olduğunu, en son ve buram buram Demirel kokan 100 YTL'ye ev vaadinden anlıyoruz) neden hala bu şekilde hareket ediyor?

Bu sorunun cevabı yazıda bahsettiğim müziği çalanların kimliğinde gizli. Bu yazıda aslında onları yazmayarak yazdım.

Selamlar

(* : müziği hisset)

22 Ekim 2008 Çarşamba

özne, cümle


" sen mutluluğun resmini çizebilir misin abidin?* " der şair ana fikir kübayı övmektir de o ünlü dizelerinde her nedense Küba fazla iğreti durur, bir türlü yakışmaz, o yüzden de dizeler küba diye değilde mutluluğun resmi diye bilinir.

İster beğenin ister beğenmeyin, Nazım Hikmet iyi şairdir. Çoğu şair gibi hiç siyasete bulaşmasaydı çok iyi ederdi ama olmadı.

Yinede iyi şairdi.

Nedense içine bir şekilde memleket ateşi düşmüş herkes buna cahilerde dahil hep mutluluğun resmini çizmeye çalışmışlardır da onları kimse anlamamıştır. Bu manada silah üzerine yeminler ettirenlerden tutunda kendine bomba bağlayıp soluğu çarşıda pazarda alanlara kadar hepsi bir şekilde inandıkları mutluluğun resminin çizilmesinde bir fırça darbesi olmak istemişler bu anlamda da aralarında bir fark yok.

Sonuç çoğunda olduğu gibi üzüntü ve muz kabuğu.

Bu yazının konusu malum dava değil. Hemen söyleyeyim. Bu yazının konusu güneydoğu. Aslına bakarsanız on yıllardır çözülmemiş olan bir sorunu bunun gibi bir blog sayfasında çözecek sihirli formüllerim yok. Ama bazı tespitlerim var. bence sorunu çözmeye başlamak için önce çok önemli bir klişeden kurtulmamız lazım. Çünkü çözümün önündeki en büyük engel bu.

Güneydoğu sorunu = Kürt sorunu yaklaşımı;

Bu memlekette sadece Kürtler mi var, çerkesler var, zazalar var, lazlar var, ermeniler var, olay sadece ırkta değil, Türk olup yahudi olanlar, hristiyan olanlar, kimlik olarak süryaniliklerini öne çıkaranlar var. Yani eğer memlekette bir kürt sorunu varsa tabikide aynı zamanda yukarıdakilerin tamamının sorunu var. Buraya kadar bir sıkıntı yok. Bunu yukarıdakilerin hepsi kabul ediyor zaten. Hatta bazıları diğerlerinin daha iyi yaşadığını falan sanıyor yada ayrıcalıklı olduğunu falan, ama hepsi aynı zamanda Türk olanların çok çok daha iyi olduklarını düşünüyor, hatta kendi sıkıntılarının kaynağının Türklüğü tartışmasız baskın olan hükümetler ve Türk devleti olduğunu düşünüyor.

God damn it !!! (acilen Türkçeye böyle bir terim lazım, aslında bi tane var ama kullanımı pek yaygın değil, neyse).

Düşünsenize yukarıdakilerin hepsinin Türklere düşman olduğunu sadece saymak bile bir dakika sürüyor.

İyi de bu memlekette Türklerde rahat değil ki, bütün Türklerin işi var da, sadece kürtlerin mi işi yok, yada bütün yahudiler zenginde bütün kürtler mi fakir, yada devlet her yıl işine yaramayacak binlerce ton çay ve fındığı sırf lazlara kıyak olsun diye mi satın alıyor hatta onları zengin ediyor.

Tabiki de böyle bir şey yok, zaten sayı itibari ile en kalabalık olduklarını iddia eden kürtlerin sıkıntıları neyse aynı sıkıntıları (işsizlik, refah seviyesi, kamu önünde eşitsizlik vs vs vs) bu ülkede hemen her kesimden insan çekiyor. En popüler örnek Türbanlılar. Yapılabilecek en sert ayrımcılık onlara yapılıyor.

Ve mesela oran olarak en fazla nufüsün olduğu yer İstanbul olduğuna göre en büyük türban ayrımcılığıda İstanbulda oluyor. Bugüne kadar Türban sorunu eşittir= istanbul sorunu diye bir şey duydunuz mu?

Eh sadece Kürt diye birine uygulanmış olan bir ayrımda bana kalırsa yok. Olduğu iddia edilen ayrımlar sadece kürtlere yönelik değil, diğer kendini nispeten farklı şekilde tanımlamak isteyenlere karşıda yapılıyor. ( Bu konuda iki not düşmek istiyorum, birincisi, hiçbir zaman mutlak özgürlük olamaz, ikincisi ise bence herkes kendisini başkasının özgürlüğüne fiili bir müdahalede bulunmadıkça istediği şekilde tanımlayabilir. Buna satanist vs gibi uç örneklerde -bence- dahil ) Buradan ulaştığım sonuç aslında Kürt sorunu diye bir şey yok.

Geleyim Güneydoğu sorununa. Bir kere Güneydoğu Türkiyenin bir parçası. Her anlamda parçası, dil, din, kültür, ekonomik, politik ne planda olursa olsun bir parçası. bakmayın ayrılırız vs diye saçmalayanlara, dilimizi konuşamıyoruz Kürtçeye özgürlük diye ortalığı yıkanlara. Kürtçe serbest tv'si var, kurslar açıldı. Gidin sayın kaç kişi var, bunları takip eden, Kürtçeye özgürlük diye yırtınanların kendileri bie kürtçe konuşmuyor. İşin traji-komik tarafı iki kürt bile kürtçe anlaşamıyor. ha bunun yanında tam tersi tezi destekleyecek şeyler yok mu? var ama abartıldığı kadar çok değil, bu konuda neymiş diyenler varsa Baskın Oran'ın son 2-3 aylık yazılarına bakabilr şimdi tam tarih için arayıp bulmak lazım. (Bu arada hocanın bazı görüşlerine katılmasam da, okuyun, derim.)

Geleyim bu güneydoğu sorunun genel planına. Bir kere bu konuda bazı kilit kelimeler var. hemen sayayım, Kürt, Hristiyanlık ekseni, Orta Avrupa Devletleri, ABD, Rusya, İran, Suriye ve en önemli iki kelime para ve İslam.

Çözümün anahtarı ise bu yukarıdaki kelimelerden en anlamlı cümleyi kurmaktan geçiyor.

Kelimeleri tekrar okuyun.

Bugüne kadar hemen herkes kendisi için doğru cümleyi kurmaya çalıştı sadece Türkiye değil, ABD, İran, Suriye, Saddam, Avrupa ülkeleri, PKK, Hizbullah, El Kaide vs bunların yanına en az bunlar kadar daha ekleyebilirsiniz. Cümleyi kurarken fiillerde, zarflarda vs sorun yok, sorun öznede çıkıyor.

Hemen sorayım. Yukarıdaki kelimelrden siz çözüm cümlenizi kursanız hangi kelime yada kelimeleri özne olarak kullanırdınız?

Cevabı herkes biliyordu, 30 yıldır bu engellenmeye çalışılıyor.

Selamlar

21 Ekim 2008 Salı

Acımadı ki . . .


Bazen çocuklarla meşgul olmak bayağı öğretici oluyor. Mesela birazcık haşarı bir çocuğa vurduğunuzda karşılaşacağınız tepki acımadı ki şeklinde olur. Aynı çocuğu vurmadan cezalandırdığınızda ise acımamış olduğunu mutlaka başka şekillerde gösterir.

Bence bu davranış biçimi insan büyüdükçe biraz bastırılmasa da tamamen ortadan kalkmıyor. Yeterli baskı altında iken insan bu davranış biçimine dönüveriyor.

Tecrübe konuşuyor.

Bütün bunlar ufak bir çocukla uğraşırken belki 1 saniyeden az bir sürede uğrayıp giden şeyler. Asrın davası diye nitelendirilen dava dün resmen başladı. 16 ay olmuş ergenekon ile direkt olarak tanışalı. Hoş birazcık kitaplara yabancı olmayanlar için bu süre aslında bayağı uzun, yanlış hatırlamıyorsam, ergenekon sözcüğü ilk defa Can Dündar ve Celal Kazdağlı'nın kitabında geçmişti, bundan aşağı yukarı 10 yıl önce, tabi o zamanlar pek kimse sallamazdı bu tür şeyleri, işin açığı o zamanlar öğrenci olan bu satılrların yazarı da can dündar adını görüncekitabın kapağında Can Dündar adını görünce romantik solcu saçmalarından biri olduğuu düşünmüştü. Galiba kitabı bana aldıran celal kazdağlı ismiydi. Şu anda tam hatırlamıyorum. İşin açığı bugün o kitabı okumanızıda tavsiye etmem. Her eyse sonraları Aksiyon dergisi konu ile igili bir kaç kapak haberi yapmıştı sonrasında öylece kaldı.

Her neyse.

Bugün ortada devasa büyüklükte iddialar ve Tükiyenin neredeyse son 20 yılında hemen her köşe başını tutmuş kudretliler hapiste bir kısmı dışarıda, haklarında çok ciddi suçlamalar var. ve gayet güzel organize olmuş bir karşı cephe ve muazzam büyüklükte bir bilgi kirliliği.

Nereden geldik bu noktaya ve ergenekon davası aslında nedir?

Bana kalırsa kırılma noktası AKP iktidarı sonrasında Türkiyenin önceleri ufak ufak başlayan ABD politikalarından kopması oldu. AKP iktidara geldi ( bunu getirildi diyede okuyabilirsiniz, kim getirdi kardeşim adamlar seçim kazandı başa geldi derseniz önceki yazılarıma biraz göz atın.) sonrasında hızlı bir şekilde komşularla ilşkilere el attı. Suriye, İran vs. bunlar bana kalırsa fasafiso ama o günlerde çok kritik bir şey oldu. Türkiye Hamas ile temas kurdu. Hamas o günlerde Filistinde seçimleri kazanmış ve hükümetini kurmuştu, kimse tanımasa da adamlar sçeimlere girmiş ve kazanmışlardı. ABD, AB ve daha başka kim varsa bunun karşısındaydı.

Peki Türkiye niye kimsenin istemediği adamlarla ilişki kurmuştu. Görünürde bu durum ABD, AB, İsrail ve daha başka hemen herkesin tepkisini çekmekten başka ne işe yarayacaktı. Türkiye filistin barışı gibi kargaları bile güldüren gerekçelerle hemen herkesle dalga geçmeyide o zamanlar ihmal etmedi. Düşünsenize terörist olduğunu inkar etmeyen adamlar seçime giriyor, seçim kazanıyor, dünyaya nanik yapıyor ve siz onlarda resim çektiriyorsunuz.

Her neyse sonraları danıştay saldırısı oldu. Saldırı amacına ulaşamadı, islamcı geçinenler ve hükümet bu yolla sıkıştırılamadı. Ama saldırının ertesinde çok çok ciddi bir olay oldu. Hemen saldırının sonrasındaki 1 haftada özellikle 1 gecede Türkiyeden inanılmaz ölçüde para çıkarıldı. O günlerin ekonomik göstergelerne bakarsanız bunu net bir şekilde görürsünüz, bazılarına göre bu miktar 7-8 milyar dolar düzeyine kadar yükseldi.

Hafiften bunun anlamını yazıp ana konuya döneyim. Sıkı maliye politikaları uygulayan serbet kur rejimini seçmiş, çıpa olarak enflasyon oranından başka bir aracı dikkate almayan, IMF ile stand by imzalamış bir ülke aynı zamanda yüksek reel faiz ile sıcak para politikası izliyorsa ve aynı zamanda hızlı büyüme oranına sahip ve bu oranı nispeten yüksek cari açık ile sürdürülebilir noktalarda tutuyorsa herhangibir anda bu ülkeden yüksek miktarda örneğin GSMH'nın % 5 i kadar bir parayı çok hızlı bir şekilde çıkarırsanız, o ülke bir dizi sıkıntıları bile yaşamadan bayağı sert bir krize ışınlanıverir.

Türkiyede bu oldu ama kriz olmadı.

Burada bir soru sorayım. Dünyadaki en büyük nakit para kimdedir? Çok basit ama aslında pek çok iktisatçıda dahil kimsenin merak etmediği bir soru. En çok nakit para kimdedir, en likit olan kimdir yada kimlerdir?

Cevap terörist örgütlerdedir. Aslında cevap biraz gıcık oldu. Yani bir çoğu terörist olduğunu kabul etmiyor ama her neyse cevap bu. Hadi illegal örgütler diyelim.

Konuya dönersek o günlerde Danştay saldırısı ile amacına ulaşmayan amaca ekonomik kriz ile ulaşılmaya çalışıldı ama olmadı. Sebebi ise o zamanlar Dışişleri bakanı olan Abdullah Gül'ün çıkan paraların yerine para bulması olarak çok küçük bir zümrede dillendirildi ve geçti gitti.

Herhalde konu bayağı açıklayıcı oldu. Sonrası malum o güne kadar ufak ufak yaşanan değişim bugünlerde geldi.Koskoca 150 yılık iktidar giderek hızlanan bir şekilde değişmeye başladı. Bir çokları bu süreçte güçlerini kaybetti. Konuyu burada keseyim çünkü detayları ile ilgili bayağı yazı yazdım.

Ve dün dava resmen başladı. Ve sulandırma faaliyetleri de son gaz devam ediyor. Fısıltı kıvamında son manşetler ise ergenekon'un şu anda ttuklu olan veya suçlanan kişileri zaten gözden çıkarmış olduğu. Basit bir soru sorayım, bir örgüt düşünün kuvvet komutanlıkları yapmış, TSK'nın en üstünde yer almış kişileri gözden çıkarabiliyor, bunları hapiste tutuyor. Sonrada ortalığa herşey kontrolum altında havası satıyor.

Durumun bana düşürdürttüğü tek şey: Acımadı kii, acımadı kii...

Selamlar

20 Ekim 2008 Pazartesi

Demokrasi Tuzağı


Sizde herşeyin bir yerlerde yazdığına inananlardan mısınız?

Ben öyleyim.

Bana bunu düşündüren yazı burada. Yazının ana fikri askerlerin hesap vermesi. Bunun için seçtiği yol ise bayağı uzun ve oldukçada bilgilendirici. Bir nevi nereden nereye dedirten cinsten. Merak etmeyin bu entry'nin ana fikri askerlerin hesap vermesi değil.

Uzun zaman önce Graham E. Fuller ve yanlış atırlamıyorsan birinin daha yazdığı Demokrasi Tuzağı isimli bir kitap okumuştum. Yazarın uzun süre CIA'de çalıştığı ve hatta Türkiye masası şefi olduğunu, daha sonra uzun süre Washington'daki düşünce kuruluşlarında söz sahibi olduğunuda dikkate almak lazım. Kitabın çoğu yerini anladım ama bazı yerleri sanki daha yavan anladığımı ve o zamanlar belki 5 yıl sonra bir lkere daha okuyayım daha iyi anlamak için diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Hemen söyleyeyim o kitabı anlamak için bir kere daha okumama gerek kalmadı. Tavsiye ederim. Burada.

Yasemin Çongar'ın yukarıda bahsettiğim yazısı bana bu kitabı hatırlattı. 1996 yılında olan o patlama üzerine bir film bile çekildi.

Sinematoğrafik olarak eleştirmeden geçmeyeyim, Peter Berg - yönetmen - mükemmel bir konu bulmuş ama konuyu ne şekilde işleyeceğine bir türlü karar verememiş, kurgu üzerinde biraz daha çalışılsaymış ve belki bir 20 dk daha uzatabilseymiş ortaya kesinlikle sinema tarihinin en iyi 25 filminden biri çıkardı. Bir kere filmi izlerken ne filmi olduğu ilk yarım saat anlaşılmıyor, intikam filmimi, politik gerilim filmimi, toplumsal bir film mi, hatta bir mesaj verip vermeyeceği bile belli değil. İşin asıl igreti duran tarafı ise bir sahneden mesaj verecek gibi yapıp seyirciyi hazırlarken sonraki plan bir öncekini yok kabul ediyor. Sanki 7-8 tane yönetmen birbirinden habersiz senaryoyu filme almış sonrada bunların hepsinden habersiz biri montajlamış gibi.

Her neyse olayın olduğu tarih 1996, kitabın basımıda aynı yıl. Hangisi önce oldu bilmiyorum ama Demokrasi tuzağı isimli kitabı okuyan olaylarla nispeten ilgili sıradan biri bile bugünleri tahmin etmekte zorlanmazdı.

Selamlar.

13 Ekim 2008 Pazartesi

kriz


Uzun zaman olmuş yazmayalı. Neredeyse 1.5 ay. Aradan geçen bunca sürede blogumu .com tarzı bir siteye dönüştürmek için biraz vakit harcadım ama beceremedim. Tabiki vazgeçmedim ama planladığımdan biraz daha uzun sürecek galiba. Neyse asıl mevzulara geçeyim.

Aradan geçen uzun zamanın en önemli olayı bence görünen ve görünmeyen planlada dünyadaki ekonomik kriz. Hoş bu son cümle bile dünyamızın ne kadar da ABD ve AB endeksli olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü şu ana kadar benim değer verdiğim göstergelerde kriz Türkiyeye gelmedi.

Ama getirmek için özellikle belli bir kesimde çok ciddi bir faaliyet var. Bunların kimler olduğunu açık açık yazmaya bile gerek yok. Ana haber bültenlerinde 5'er dakikalık bir yolculuk bunun için yeter.

Bazen (ki bu bazen genellikle korku yada gerilim filmlerinde olur bende) mesela öyle durumlar olur ki olayların gelişiminden sonucu çıkarırsınız ve sonuca etki etme şansınızın çok az olduğunu düşünürsünüz, öyle ki yapacağınız şeyler (ki bunlar çoğunlukla benzer durumlarda algılarınızın size emrettiği hatta zorladığı şeylerdir) sonuca etki etmez ve siz bunu bilirsiniz, ama yinede yapmaya devam edersiniz, mesela hayaletlere ateş etmek gibi.

Bu yazı için bu kadar soyutluk bence yeter. Ortadaki durumu genelden özele doğru biraz somutlaştıralım.

Durumu ortaya koyalım. ekonomi dediğimiz şeyin iki parçası var. Aynı insan gibi. Reel kısım (vücut), finansal kısım (ruh). Kriz şu anda finansal kesimde. Kısaca bu krizin sebebi finansal kısmın, reel kısım ile ilişkisinin kabul edilebilir ölçülerin dışında azalması ve bu azalmanın kontrol edilebileceğinden çok daha hızlı bir şekilde olması. Bu son kısmı anlamasanızda olur. Krizin sebebinin bugünlerde önemi yok.

Aslına bakarsanız ekonomi kitaplarında hemen hemen tüm krizler yazar, belirtileri, gelişimleri, sebepleri hatta belki ilk anda inanılmaz gelebilir ama tedavileri bile vardır. Hatta ekonomi eğitimini biraz ciddiye almış hemen her iktisatçı bunları gayet iyi bilir. Ben bile biliyorum, gerisini siz düşünün !!!

Peki madem herşey bu kadar açık neden kriz çıkıyor, büyüyor, önlenemiyor ve çözülmesi uzun zaman alıyor?

Bunun en basit cevabı sistemin yapı taşlarında gizli.

Bırak yapsın, bırak geçsin şeklinde ifade edilen anlayışını temel alan ekonomik sistem ne yaparsanız yapın kriz üretiyor. Nasreddin hoca yüzyıllar öncesinden meseleyi çözmüş:

Hocaya demişler;
- Hocam her sabah neden herkes farklı taraflara koşuşturmaya başlıyor?
- Herkes aynı tarafa koşarsa dünyanın dengesi bozulur da ondan.

İşte bütün ekonomik krizlerin temelinde de bu var. Son ve bundan önceki 99 krizinin sebebi finansal kesimde herkesin aynı tarafa koşmasıydı. Son krizi tetikleyen şey mortgage denen uzun vadeli düşük riskli (kira öder gibi ev sahibi olma) kredilerde yaşanan büyük miktarda geri dönmeme riskiydi. Oradan tetiklenen kriz buraya kadar geldi. Bu kadar hızlı büyümesinin sebebi ise finansal kesimdeki aktörlerin aslında reel kesim ile entegre olmaları gerekirken kağıt üzerinde çok daha karlı olduğunu düşündükleri finans + finans entegrasyonunu tercih etmeleri. Bunun sonucu olarak şu anda gelinen noktada tamamen bir finansal yapı sorgulanıyor.

Başa döneyim, şu hayaletlere ateş etme konusuna. hani demiştim ya işe yaramayacağını bilsenizde algılamalarınızı size onu emreder. Yani işe yamayacak ama filmdeki kurban benzer duruma düşecek pek çoğumuz gibi yinede hayaletlere ateş eder.

Amerika, AB, Rusya, Japonya vs. sürekli paket açıklayıp duruyorlar. İşte ben bu durumu hayaletlere ateş etmek olarak görüyorum. Son tahlilde görüldüğü gibi ABD'de çıkarılan 800 kusur milyar dolarlık paket işe yaramadı. herhalde şu anda ABD'li sıradan ekonomistler neden sorusunu soruyorlardır. Cevabı çok basit. Aynı şey bankaları birer birer devletleştiren bankalar arası kredi piyasasına güvence getiren, aslında en etkili olması gereken (göreceli olarak en etkili faiz indirimi konusunda son derece cimri davranan AB ülkeleri içinde geçerli.

Bugünlerde bence doğru olarak tartışılmaya başlanan şey yukarıda bahsettiğim bırak yapsınlarcı felsefe. Tabikide felsefe tartışmak ve felsefeye dayalı çözümler kısa vadede karın doyurmuyor bu yüzden de ilgilenen sayısı oldukça az ama işin diğer tarafınında işe yaramadığı açık. Görüldüğü üzere 850 milyar dolar ve AB'nin ayırdığı 2 trilyon dolar mı euro'mu her neyse. Krizi çözecek iradeyi ortaya koyamadı. rakamlara olan duyarlılığı arttırmak adına Türkiye'nin yani hepimizin bir yıl boyuca ürettiğimiz herşeyin değeri aşağı yukarı 700 milyar dolar.

Herhalde bu bayağı açıklayıcı oldu.

Peki işe yaramayacağı bu kadar açıkken neden 850 ve 2 trilyon salınıverdi? Bunun cevabı 1930'larda. Bugün yaşanmakta olan kriz büyüklük olarak 1930' ekonomik buhranı ile karşılaştırılıyor. Bunda bir sorun yok ama olay hükümetler ve ekonomistlerin bir oğu tarafından karşılaştırılmaktan öteye geçmiş durumda, 1930'ların aynısı sanılıyor. Eh aynısı sanıldığında da 1930'larda uygulanan ve o zaman işe yarayan tedavi uygulanıyor.

Devlet müdahalesi.

Son tahlilde bunun bir işe yaramadığı görüldü. Çünkü kriz aynı kriz değil.

Uzun oldu ve sadece dünya planında çok genel oldu. Bir sonraki yazıda biraz daha özelde ne olduğunu yazarım. ve en önemlisi Türkiyenin durumu nedir neler olabilir. ne yapmalı?

Selamlar

2 Eylül 2008 Salı

İngiltere Türkiye'yi Ergenekon'la vurmuş!


Yenişafak'tan İbrahim Karagül'ün bugünkü yazısı, burada

***

Şöyle bir cümle okusanız ne düşünürdünüz? "İngiltere, Türkiye'yi ve üslendiği bölgesel misyonu yok etmek için Ergenekon'u serbest bıraktı…"

Bu bir yazı başlığı. Dean Andromidas adında bir Fransız yazar, işini gücünü bırakıp Türkiye'deki Ergenekon operasyonu üzerine kafa yormuş.

Yormakla kalmamış, Jöntürk hareketinden, o tarihteki siyasi entrikalardan, bir imparatorluğun nasıl çökertildiğinden bugünün Türkiye'sinin başına getirilmek istenen belalara kadar, her şeyi tartışmış. Sonunda şu kanaati varmış: Türkiye, bölgede tahmin edilenden çok büyüyor, güçleniyor, kendi kendine roller üsleniyor. Bu yüzden de durdurulmalı. İşte İngiltere bunu yaptı…

Ona göre;

Türkiye, İngiltere'nin Batı Asya'daki hesaplarını bozuyor. İngiliz savaş senaryolarını boşa çıkaracak barış projeleri hazırlıyor, bunlara önayak oluyor.

Ergenekon, tansiyonu yükseltmek için özellikle planlanmış bir stratejiydi. Terör ve suikastlerle, Tayyip Erdoğan hükümetinin askeri darbeyle devrilmesine zemin hazırlamaya çalıştılar.

ABD istihbaratına göre; İngiltere Erdoğan hükümetini devirmeye, bunu yapamazsa dengesini bozmaya kararlıydı. Peki Türkiye neden hedef alınıyordu:

Bölgesel bir çok merkezi konuda ciddi roller üsleniyordu. Bu roller; Sykes-Picot Anlaşması'ndan bu yana oynanan İngiliz satrancını bozacak güçte oldu. Çatışma yerine barış ve işbirliği kapıları açıyor, ekonomik gelişmeleri teşvik ediyordu.

Ona göre; Türkiye'nin öncülük ettiği bu inisiyatifler şöyleydi:

1- İsrail-Suriye arasında barış görüşmelerinin şartlarını oluşturmak. Türkiye'deki dolaylı görüşmeler.

2- İsrail-Lübnan arasında görüşme, uzlaşma ya da diyalog zeminini oluşturmaya dönük girişimler.

3- İran'ın Batı ile yaşadığı krizi yumuşatmak için Ankara'nın önerdiği yeni "kolaylaştırıcı rol" önerisi. Bu öneriyle İran-AB arasında bir güven ortamı oluşturulmak isteniyor. Hatta İran-ABD' arasında da böyle bir kapı aralanıyor.

4- 11 Eylül'de Başbakan Tayyip Erdoğan Bağdat'a gitti. İmzalanan "stratejik işbirliği" anlaşması, 1963 yılında, Alman Şansölyesi Konrad Adenauer ile Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle arasında imzalanan ittifak anlaşması ile kıyaslandı. Almanya ile Fransa arasındaki o anlaşmadan müthiş bir ortaklık doğu. Türkiye ile Irak arasındaki anlaşmadan ise önce Irak'ın entegrasyonu ardından da Türkiye-Irak ekonomik entegrasyonu doğacak….

Yazı böyle devam ediyor. İngiltere'nin Ortadoğu/İslam dünyası için yıllardır kullandığı çözme, ayrıştırma, dağıtma, çatıştırma stratejisi Türkiye'nin son zamanlarda üslendiği bölgesel rollerle tehlikeye düştü. Yazar, İngiltere Kraliçesi'nin Türkiye ziyaretini bile bu kategoride değerlendiriyor. Aynı kişinin bir başka yazısında Ergenekon oluşumunu ABD'nin derin Anglo-sakson merkezleriyle bağlantılarını irdeliyor. Yani neoconlarla…

Öyleyse; Türkiye imparatorluk stratejileriyle rekabete girmiş demektir. Yeni Ergenekonlar çıkacak demektir. Türkiye'nin uzun yürüyüşünü engellemek için ciddi girişimler olacak demektir.

Öyleyse; Türkiye'nin ABD-Rusya arasındaki krize yaklaşımını bazıları pasif bulmasın! ABD müttefiki, NATO ülkesi, AB üyesi olacak bir ülke neden Rusya'ya sertleşmezmiş! Arada kalmış! Siyaset üretemezmiş.

Bunları iddia edenler dünkü AB zirvesini izledi mi?

Almanya neden Rusya'ya açıkça karşı çıkmadı?

İtalya neden "Rusya stratejik ortağımız" dedi?

Fransa neden Rusya'ya açık tavır almıyor?

Bunları hepsi ABD müttefiki, NATO ülkeleri. Ve en önemlisi AB'nin merkez ülkeleri. Türkiye'den bile pasif tavır aldılar. Türkiye en azından Kafkasya ile ilgili bir proje önerdi. Onlar seslerini bile yükseltmedi. Neden?

Demek ki imparatorluk stratejileri çatışıyormuş. AB'den daha önemli Almanya'nın özel ilişkileriymiş. İngiltere Rusya'ya ateş püskürürken Almanya ve diğer ülkeler ortamı soğutmaya çalışıyor. Türkiye'nin yaklaşımı İngiltere ve ABD gibi değil, daha temkinli.

Demek ki, İngilizlerin Ortadoğu ve Orta Asya'daki çatışmacı tezleri artık çok da taraftar bulmuyormuş. Gürcistan'ı ateşe atanlar, dünyayı harekete geçirenler şimdilik başarısız olmuş.

Ortadoğu'da artık imparatorluk stratejileri çatışıyor. Yoksa İngiltere neden Jöntürkler'e yeniden ihtiyaç duysun! O zaman doğru yoldayız…

***


Selamlar

29 Ağustos 2008 Cuma

yine mi hudson


Burada bir yazı var.

Bir kaç gün önce "postal" başlıklı yazımda belirtiğim konuya The Wall street Journal'da Zeyno Baran değinmiş. Oda kim mi, Hudson toplantılarını organize edenlerden olduğunu söylesem, yalnış hatırlamıyorsam Beyaz Saray sözcüsü ile evli. Detayını bilemiyorum, ama yazdıklarını dikkate alanların sayısı hiçte az değil. Bu konuda bair kaç sefer yazmıştım. Arşiv'den bulunabilir.

Yazısında özetle bölgedeki son gelişmeleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan kutuplaşmaları yazmış, yazısının sonunda ise Türkiyenin yakın zamanda NATO üyesi ülkelerin politikalarına ters gelen konuları yazmış ona göre ortada yapılması gerek bir tercih var ve soruyor, Türkiye NATO'yu terk eder mi?

Sizce, Selamlar

çullanma


Hiç çullanmaya maruz kaldınız mı? Ben kaldım hemde birden çok kez. Yani bu konuda bayağı deneyimliyim. Tecrübelerime dayanarak kısaca anlatayım bu çullanmanın ne demek olduğunu.

Birden çok etkenin güçlerini birleştirerek fiziksel veya ruhsal olarak belli ve tek bir hedefe saldırmasına ben çullanma diyorum. Yani olayın en önemli özelliği birden çok etken olması (buna buradan sonra düşman diyeceğim) diğer önemli özelliği ise fiziksel veya ruhsal olması.

Yine tecrübelerime göre çullanma kısa vadeli bir hareket ve sonuçları orta vadede çullanma ortakları açısından hiçte parlak değil. Biraz açayım. Çullanma olayında her düşman tek başına ele alındığında hedeften daha zayıf ve saldırmak için kesinlikle birden çok ortağa ihtiyaç duyuyor. Ancak her çullanma, ortaklardan birinin direkt bir hareketi ile başlıyor gerisi son derece hızlı gelişiyor. Çullanmanın başlangıç aşamasında baskın karar verici mantık değil korku. Çullanma fiili esnasında (dikkat bu fiziksel veya ruhsal olabilir) ise her bir düşman ayrı ayrı değerlendirildiğinde baskın karar verici hınç duygusu, yani artık korku yok. Ama bu çok kısa sürüyor, çünkü hınç duygusu uzun sürdükçe gücü zayıflıyor ve yerini tekrar korkuya bırakıyor. Korkunun ise ilk yaptığı çullanma ortaklarını birbirine daha da yaklaştırmak, korku belli bir seviyenin üzerine çıktığında güvensizlik duygusu idareyi ele alıyor, önce düşmana karşı güvensizlik iken daha sonra bu artarak çuvallanma ortaklarına karşı güvensizliğe ulaşıyor. Sonrasını tahmin etmek zor değil.

Tecrübe konuştu.

Malum son zamanlarda uluslararası arenada çok sert tartışmalar var. Eksen kafkaslar gibi görünsede asıl problem yeniden ciddi olarak güçlenen Rusyanın hemen her alandaki tavrı. Su üzerinde duran sebep ise Rusyanın destursuz bir şekilde Gürcistanı yerle bir etmesi. Bu kısıma çata pata girişmesi desem aslında daha açıklayıcı olur. Çünkü dünya üzerinde bu oyun uzun zamandır bu şekilde oynanmıyor. Önce karşılıklı atışmalar, göstermelikte olsa diplomatik yolların denenmesi ve tabiki tüketilmesi ve sonunda askerler olaya dahil oluyor. Hatta olayın bir tarafında ABD bulunuyorsa (ki genelde bulunuyor, mesele bayağı bi dramatize ediliyor, hatta sanıyoruz ki melek ABD hasmına karşı evreni korumak içinelinden geleni yapıyor.

Hemen hemen bütün batılı toplumlar Rusyaya karşı bir şeyler yapılması konusunda hem fikir, NATO bile hemen bir kaç gemi falan yolladı. (dikkat Irakta NATO müdahalesi yok) Tabiki o gemilerin orada olmasının askeri olarak fazla bir anlamı yok, en azından Ruslar herhangibir çatışma durumunda o gemileri dakikalar içerisinde hallederler. Ve bu sır falan değil, hemen herkes 10 tane gemi ile yapılabileceklerin sınırlarını biliyor.

O zaman kritik soruyu soralım; o gemilerin orada ne işi var? Tamamen buradayız mesajı vermek, kime?, herkese, ama başta Ruslardan korkan, korkmaya başlayan, korkabilecek olanlara karşı.

Ve bir sebebi daha var bir çullanma durumunda başlatıcı olmak.

Son duruma baktığımızda Rusyaya karşı bir çullanmanın başlamakta olduğu görülüyor, NATO karadenizde, batı ülkeleri peşi peşine açıklamalar yapıyorlar, Rusyadan karşı açıklamalarda geç kalmıyor. Bu arada fiili olarak bağımsız olan iki bölgede ülke olarak bağımsızlıkları ilan ettiler. Tabiki bunların tahmin edilebilir gelecekte Rusya güdümünde olacaklarını söylemek zor değil. Eh Kafkaslarda iki tane kritik noktada Rus karakolu olması demek, batının gaz ve petrol konularında önmüüzdeki dönemde bayağı zorlanacağı anlamına geliyor.

Son 20 yıla baktığımda batıyı zorlayan hemen her konu Rusyanın güçlenmesine yaradı ve batı artık bu güçlenmenin önüne geçmek istiyor. ) Bkz, petrol ve gaz fiyatlarında yükselişler ve düşüşler bunun yanına Rusyadaki oligarkların hızlı bir şekilde Rusya devletinin eline geçmesi veya güdümüne girmesi)

Peki şu anda fiziksele dönemeiş olan ve bence çokta sertleşmemiş çullanmanın daha da sertleşmesi (bence şu anda karşılıklı bir hırlaşma var) sonucunda neler olabilir? Bir kere Ruslar açıkça Polonyayı tehdit ettiler tabiki Ukraynayıda. Malum Polonya yakın zamanda ABD ile füze anlaşması yaptı buna göre ucu moskovaya dönük ABD füzeleri Polonyaya yerleştirilecek, tabiki Ruslar için kabul edilemez bir durum ve cevap geldi;

Vururuz !!!

Polonyanın Ruslara cevabı ise gecikmedi ve ABD için bir hayal kırıklığı oldu;

"İstediğiniz zaman gelip denetleyin bizi"

Şöyle bir düşünelim, Polonyadaki ABD füzelerini ve tesislerini denetleyen Ruslar.

Eh durum böyle olunca da Karadenize gelen NATO gemilerine çok şaşırmamak lazım. Ve ilginç bir nokta daha Montro anlaşmasına göre artık herkesin öğrendiği gibi boğazlardan karadenize gelen kıyısı olmayan ülke gemileri karadenizde en fazla 21 gün kalabiliyorlar. Bu durumda NATO gemilerinin 21 gün sonra çıkmaları lazım. ya çıkmazlarsa Ruslar Türkiye sorumlu diyor. Kesinlikle Türkiye sorumlu ama sorun Rusyanın sorunu. Ve çözecek olanda Rusya. Bu durumda bence hem Rusların eline hemde Türkiyenin eline müthiş bir koz veriyor.

Her kapıyı açacak altın bir anahtar gibi. Kim daha yüksek teklif verirse onun kapısını açacak ve o gemiler orada olduğu sürece limitsiz kullanılacak bir anahtar, müthiş bir koz. Rusların bu tür kozları kullanması bayağı sert oluyor. (Bkz. Gürcistan Güney Osatyaya girerek Ruslara bir koz verdi ve Ruslar o kozu Gürcistanı yerle bir ederek kullandı)

Bakalım Türkiey bu kozu nasıl kullanacak

Selamlar

27 Ağustos 2008 Çarşamba

M H P


En son ne zaman açıklama yaptı bilmiyorum ama uzun zaman olduğu kesin. Bahçeliden bahsediyorum. Bu yazının konusu MHP. Dün geniş kapsamlı sayılabiliecek bir basın toplantısı yaptı Bahçeli. Kimse kusura bakmasın söylediklerinden bir iki konu hariç hemen hiç bir şey aklımda kalmadı desem yalan olmaz. Zaten genelde Sn. Bahçeli'nin söylediklerinden çok fazla şey aklımda kalmıyor. Bunun üzerine geçmişte düşünmüştüm. Tabiki Bahçeli ekseninde değil, çok daha eskilerde okul yıllarında. O zamanlarda da hocaların söyledikleri çok fazla aklımda kalmazdı.

Ben buna akademik uslüp diyorum. Malum ülkemizde üniversitede kariyer yapmak iin bayağı bi yontulmanız gerekiyor ve kişisel gözlemim bu yontulma esnasında % 90 oranında bir kesim akademik bir üslüba sahip oluyor onların konuşmaları dinlemek ile herhangibir konuda doktora tezi okumanın bana hissettirdiği şey aynı. Yani bilgi, beceri, kişilik vs. konularında akademi camiamıza diyeceğim bir şey yok ama bu akademik üslup oldukça gıcık.

Neyse konuya dönersek, Bahçeli'nin üslubuda aynı. Bunu sadece seçim meydanlarında biraz aşıyor onda da takip edebildiğim kadarıyla belli bazı sloganlar ve konuları güzel işliyor, dikkat çekiyor, MHP'nin sahiplendiği konuları saipleniyor, milli duygularının önemli varlıkları arasında sayan hassas insanları okşuyor vs vs vs. Tabi seçimler sonrası yeniden tahmin edilebilir Bahçeli oluyor.

Bunu biraz açayım. Son seçimlerin hemen öncesi ve hemen sonrasını ele alalım. Geçen dönem meclis dışındaki bir MHP vardı ve düşünüyorumda meclis dışında kaldığı dönem boyunca MHP'nin yeniden meclise dönebilmek için yaptığı şeyler nedense aklıma gelmiyor. Yani bence MHP o dönemde meclise dönmek için gerekli gayret göstermedi, ama konjonktür onu yeniden meclise taşıdı. Burada atlamamayım, meydanlardan attığı ip bana kalırsa MHP'ye oy kazandırmak bir yana belki kaybettirdi bence o ip sadece kemikleşmiş MHP tabanına yönelik bir sinyaldi "değişmedik bizim için çalışın", gerisi gelmedi. Ama sonuçşta konjonktür MHP'yi meclise taşıdı. Bu satırların yazarı o dönemde MHP'nin az farkla meclis dışı kalacağını defalarca yazdı, ama seçimlere çok az bir süre kala bu tahminimi değiştirdim. Sebebine gelince mecliste yer alacak kontrol edilebilir MHP ile AKP'ye yaptırılamayan bir çok konu MHP eli ile AKP'ye yaptırılabilirdi. Tabi ki önümüzdeki dönemde Bahçeli'nin Türban konusunda olduğu belli bazı konularda da elinde olmayarak yada gücü yetmeyerek ve istemeyerekte olsa MHP'nin fitilini atreşleyeceği bazı adımların atılacağını tahmin etmek zor değil.

Tabiki bunun kararını Türkiyenin yeni derin devleti verdi ve verecek. Zaten seçimler sonrası MHP'ye ve yaptıklarına bakarsanız, bunu izlerini görürsünüz, hemen aklma gelenler DTP'nin elini sıkması, Başkabakanın elini sıkması ve son zamanın en önemli konusu ve daha kapanmamış olan Türban.

Benim bildiğim Bahçeli o türban adımını kesinlikle atmazdı. Kişiliğinden yada partisinden dolayı değil. Ben görüşüme göre Türkiyede akademik kariyeri bulunanlarn %90'ı bu tür adımlar atmazlar. O dönemde de yazmıştım ve şu anda da aynı fikirdeyim. Türban konusu kesinlikle yeni anayasa, Cumhurbaşkanlığı seçimi, AKP'nin kapatılma davası vs.'den çok daha önemli. Ve çözülecek. Neyse bu bu yazının konusu değil, konuya döneyim.

Yine bu blogda MHP ile ilgili yazdığım bir yazmda MHP'nin Türkiyedeki olası kutuplaşmada nerede duracağını tespit etmesinin çok önemli olduğunuda vurgulamıştım. Çünkü yakın zamanda iyice doruğa çıkan saçma laik-anti laik zıtlaşmasında laik cephede bayraktarlığı CHP, anti laik tarafta AKP yaparken MHP'nin neyin temsilcisi olacağı belli değildi. Ve neyin temsilcisi olduğu belli olmayan bir partinin mecliste işi ne şeklinde düşünmek, bence en az %40'lık bir kesim olduğunu düşündüğüm kafatasçı olmayan kime oy vereceğinin hesabını yapan Türk seçmeni için hiçte zor değil.

Bugün geldiğimiz nokta çokta farklı değil. MHP'nin neyi temsil ettiği hala son derece flu. Mesela yarın CHP ve MHP belli odaklar tarafından yeniden yakınlaşmış gösterilse kimin garibine gider. yada yarın MHP çıkıp Türban konusunda tavrımız bellidir hatta son olanlar bizi daha da isteklendirmiştir, bu işin çözülmesi şeref meselesi olmuştur, neye mal olursa olsun bunu çözmek için elimizden geleni yapacağız gibi son yılların en sert siyasi mesajını verse...

Nasıl? MHP, Bahçeli ve son 10 yıldaki çizgiye bakarak bu ikincisi çok çok daha akla uzak geliyor değil mi? Peki resimdeki Behçeli yerine rahmetli Türkeş'i koyunca. O kadarda uzak durmuyor. hatta yakışıyor bile diyebiliriz.

O zaman acıtıcı soruyu soralım. Türkeş MHP'sine MHP dersek, bugünkü MHP'ye ne diyeceğiz?

Selamlar